Farkında mısın?

Yaşadığımız hayatla ilgili insanı harekete geçirecek çok az kelime var. Bunlardan birisi de benim için “Farkında Olmak” ifadesi oldu. İnsan hayatında olan bitenin “farkına vardığında” işte o zaman bazı şeylerin uyanışına sebep olacak değişikliklere gitmeye başlıyor. Bende sana soruyorum bu yazıda. Farkında mısın?

Inspiration

Hiç fark etmediğin bir şekilde ömür geçip gidiyor. Daha düne kadar istediğin oyuncak alınmadı diye, sokağa çıkamadın diye üzülüyordun. Şimdi nelere üzülüyorsun? Farkında mısın?

Oysa ne kadar çok hayalin vardı çocukken? Sana heyecandan uyku uyutmayan o hayaller duruyor mu yerinde? Hayallerinin peşinden koşuyor musun? Koşmadıysan eğer hayallerin bir bir elinden uçup gidiyor farkında mısın?

Her sabah önünden geçtiğin o ağacın, her sabah pencereden bakan teyzenin ne zamandır orada durduğunun farkında mısın?

Günlerin birbirinin aynısı mı? Hayat hep rutin şeyler bütünü mü oldu senin için? Hani dünü bugüne eşit olan bizden değildi… Gözlerine far ışığı çakılmış kedi gibi kaldın öyle farkında mısın?

Sevdiklerine en son ne zaman “Seni Seviyorum” dedin? En son hiç bir özel günü bahane etmeden ne zaman hediye aldın? Kapitalizmin uydurduğu günler peşinde koşuyoruz. Anne Günü, sevgili günü, doğum günü olmadan da hediye alınabilir farkında mısın?

Ne zaman sadece ama sadece kendin için kendi sevdiğin bir şeyi yaptın? Kendini unuttuğunun farkında mısın?

En son ne zaman arkanda bütün dünyayı ve  dünyalık dertleri, talepleri de bir kenara bırakarak seni yaratan Rabbin ile baş başa kaldın? Dualar dilinden ezbere mi dökülüyor  yoksa kalbinden mi? Farkında mısın?

Kopkoyu bir gecede herkes uykuya çekildiğinde başını kaldırıp göğe baktın mı hiç? Yıldızlara baktın mı? Onlarla konuştun mu? Tefekkür ettin mi? Gökteki yıldızlardan çok yerdeki taşlarla, araba lastikleri ile meşgulüz artık farkında mısın?

Hayatımız işe yetişmek, eve yetişmek, derse yetişmek, otobüse yetişmek şeklinde telaşe ile geçiyor. En son ne zaman durdun? Hatırla! Bu kadar koşmakla yine hiç bir şeye yetişemeyeceksin. Farkında mısın?

Sultan Süleyman Han yaşamadı bugün senin yaşadıklarını, rahatını, konforunu, zevki sefanı… Bugün yaşadığın hayatın, sahip olduğun imkanların farkında mısın?

Hiç gelmesini beklemediğin, hatırlamak dahi istemediğin “Ağzının tadını bozan” ölümün çok yakın olduğunun farkında mısın?

Sahip olduğun bazı kötü alışkanlıkların var. Yıllardır yapmaya çalıştığın fakat yapamadığın şeyler var. Sevdiklerinin sende beğenmediği huyların / alışkanlıkların var. Zamanında söz verdiğin yere gitmemek, kitap okumamak, düzenli olmamak, spor yapmamak v.b. Bazı şeyleri düzeltmek için ilhamın gelmesini mi bekliyorsun? Bir şeyleri değiştirmek istiyorsan bunu sadece sen niyet edersen yapabilirsin farkında mısın?

Bu hayatta kimin hayatına dokundun? Kime hiç bir nedeni yokken bir iyilik yaptın? Yolun ortasında duran taşı en son ne zaman başkaları zarar görmesin diye kenara aldın? Kapının önünde gezinen kediye en son ne zaman yemek verdin?  Artık çıkarımızın olmadığı hiç bir işin içinde olmuyoruz farkında mısın?

Ekmek kırıntılarını toplayan karıncaya bak, senden habersiz çalışan vücudundaki organlarına bak, binlerce yıldır birbirini takip eden mevsimlere bak.Böyle bir muazzam düzenin içine gezmek, eğlenmek, yiyip içmek için gelmiş olamazsın. Farkında mısın?

Yetti artık konuştuklarımız, düşündüklerimiz, anlattıklarımız… Mazeretlerin, bahanelerin ardı arkası gelmedi…

Artık harekete geçme zamanı…

Kararını ver. İradeni koy ortaya…

Kış uykusundan uyan…

Haydi işin ucundan da olsa başla artık…

Belki bir daha fırsatın olmayacak…

Kimbilir belki de bu son fırsatındır farkında mısın?

Reklamlar

Yolda Olmak, Yolcu Olmak…

Yolculuk yapmayı sever misiniz? Bilmediğim bir yere yolculuk yapmak, o yerdeki yenilikleri keşfetmek bana çocukluğumdan beri bilmediğim bir sebepten ötürü çok büyük keyif ve heyecan veriyor. Bu yüzden her uygun zaman bulduğumda; yeni bir yolculuğa çıkmak için fırsat kollarım. Bu yazımda sizinle benim için büyük anlamlar barındıran “yolda olmayı, yolcu olmayı” ve bu durumun bana hissettirdiklerini paylaşmak istiyorum. Yazının konseptine uygun olarak da bu yazıyı gene bir yolculuk halinde iken yazıyorum.  🙂

 

Bu vesile ile kendi kadrajımdan çektiğim fotoğrafları da sizinle paylaşmak istedim.

Teknolojinin gelişmesi ve olanakların artmasıyla birlikte yaşadığımız dünyada ne olup bittiğine dair artık çok daha fazla bilgiye sahibiz. Çocukken bize en uzak yer arka sokak iken; artık Avustralya ve Amerika’ya gitmek orada olmak bile çok “uzak” olmamaya başladı. Dolayısıyla önümüzde daha çok fırsat ve keşfedilecek daha çok şey var.

Papatyalar

Beni yakından tanıyan dostlarım yeni bir yer keşfetmek ile ilgili nasıl merak içinde olduğumu ve o yer gidilmesi gerekenler listemdeyse gitmek için nelere katlandığımı çok iyi bilirler. Bitmek tükenmek bilmeyen merakım sebebiyle her zaman benim dışımdaki dünyada olan biteni çok merak ettim ve oralardan kendi payıma öğrenilecekler listesi çıkarmaya çalıştım.  Çünkü her zaman keşfedilecek ve öğrenilecek bir şey var. Bunun içinde en güzel yöntemlerden biri yolculuk yapmak.

Gideceğim yere göre mutlaka “yanımda götürülecekler listesi” her zaman hazır durumdadır. Her yolculuktan önce bu listeye mutlaka göz atarım. Arkadaşlarımın da benden sürekli talep ettiği denenmiş ve test edilmiş bir listem mevcut. J Yolculuk yapacağım yere gitmeden önce gideceğim yer hakkında ön çalışma yapmak ise (özellikle yurtdışı ise) seyahat etmek ile ilgili en çok keyif aldığım aktivitelerden. Bu tarz bir hazırlık yapmak o yer hakkında daha güzel vakit geçirmemi sağlamasının yanında daha çok şey öğrenmeme de sebep oluyor. Öncelikle bu yerin genel özellikleri, mutlaka denenmesi gereken tatları, görmeden dönme denilen yerleri mutlaka işaretliyorum. Google Haritaların desteği ile hangi sıra ile hangi yerleri gezeceğimi belirliyorum. Bu sayede en kısa zamanda en çok yer gezme fırsatını yakalamış oluyorum. Bu yöntemi mutlaka size de tavsiye ediyorum.

Harbour Bridge

Gezmek her zaman planlı mı olur? Hayır tabi ki. Bir çok sefer sadece bir tabela peşinde 3-4 saat yol harcadığım zamanlarda oldu. Böyle durumlarda yol arkadaşınız çok kritik oluyor. Çünkü plansız bu tarz seyahatlerin sonucu bazen inanılmaz güzel keşiflere bazen de ise tam bir hüsran ile sonuçlanıyor. İşte bu noktada beraber yola çıktığınız kişinin rahat ve anın tadını çıkarmasını bilen birisi olması lazım. Buraya niye geldik diye başınızın etini yiyen biri olursa seyahatiniz pek de keyifli olmuyor.  🙂

Meşhur bir soru vardır ya “Çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı?” diye. İşte ben o meşhur sorunun cevabını buldum. Çok gezerken okuyan bilir. J Birlikte yolculuk yaptığım dostlarımın en büyük şikâyeti gezinin sonunda 1 haftalık dinlemeye ihtiyaç duymaları. Hiç durmadan o kadar çok şeyi / yeri keşfediyoruz ki. Seyahatin sonunda geriye hemen geçmeyen 1 haftalık dinlenmeyi gerektiren bir yorgunluk kalıyor.

Sarıcakaya

Yolculuğu sevdiklerinle birlikte yapmanın yanında tek başına yapmanın da çok güzel tarafları var. Hayatın koşuşturması içinde insan tek başına kalmakta, bir şeyleri düşünmeye fırsat bulmakta zorlanıyor. Yolculuklar bunun için en güzel fırsatlardan biri. Yeni keşifler yapmak için bir yere giderken diğer bir yandan da insanın kendini keşfetmesi inanılmaz bir fırsat. Eğer çok sıkıntı ve stresli iseniz; önemli bir karar vermenin arefesinde iseniz mutlaka kendi başınıza yolculuk yapmanızı tavsiye ediyorum. Emin olun aradığınız bir çok sorunun cevabını bulacaksınız.

İstanbul kayık

Yalnız yolculuk yapmanın en güzel taraflarından biri de kendime kitap okumak için çok güzel bir fırsat oluşturması. Çoğu zaman işte ve evde yoğunluk ve koşuşturma sebebiyle derinlere dalarak kitap okumakta zorlanıyorum. Özellikle uzun süren uçak yolculukları sürükleyici bir roman ya da derin analiz ve düşünme gerektiren kitapları okumak için inanılmaz güzel fırsat oluyor. ( Çünkü isteseniz de cep telefonu kullanamıyorsunuz.)

IMG_2662

Seyahatlerle ilgili en büyük tavsiyelerimden biri de tanışabileceğiniz kadar yeni insanla tanışın ve mutlaka onların hikayelerini dinleyin. Sevgili dostum Güray ile birlikte Eskişehir’in köylerine yaptığımız seyahatlerde gittiğimiz köylerin kahvelerinde mutlaka 1 bardak çay içmeye çalışırdık. O zamanlarda hiçbir zaman göremeyeceğim birçok insanı tanıma ve keşfetme fırsatı buldum.

Yazılıkaya Köyü

Yolculuk esnasında yaşadıklarım benim için en büyük heyecan kaynağıdır. Belirli bir hedefe ulaşmak için çıkılan yolda, hedefe varana kadar gördükleriniz, öğrendikleriniz en az yolculuğun hedefi kadar kıymetlidir. Bu yüzden tatil dendiğinde aklıma hiç durmadan yolculuk yapmak geliyor. Deniz, Kum, Güneş eşliğinde 1 hafta otelde öylece yatmak pek bana göre değil.

Harbour Bridge

Kadim Kültürümüzün başlangıcı da bildiğiniz gibi bir yolculuğa dayanır. Hicri Takvimin başlangıcı Peygamberimizin Hz. Ebubekir ile birlikte Mekke’den Medine’ye yaptığı yolculukla başlar. Bu yolculuk “hicret” olarak adlandırılmıştır. Hicret konusu Mekke’den Medine’ye giderken yolda yaşananlarla da ibret alabilen insanlar için bir çok ders içermektedir. Yolda yaşananlar birçok zorlukla birlikte güzelliği içinde barındırırken iyi bir yol arkadaşı edinmenin güzelliğini bize gösterir. Yola çıkan arkadaşların gerektiğinde birbirleri için fedekarlık yapması gerektiğini anlatır.

Odunpazarı Cami

Aslına bakarsanız bizler de bu dünya da doğum ile başlayıp ölüm ile son bulacak bir yolculuktayız. Bu yolculuğu da aynen anlattığım diğer yolculuklar gibi iyi değerlendirmemiz gerektiği kesin.

Bu yolculukta da öğreneceğimiz, keşfedeceğimiz çok şey var. Bunun için de yanımızda iyi yol arkadaşlarına ihtiyacımız var. Biz de bu dünyadan Allah’a hicret ederken buna göre hazırlıklarımızı yapıp, “yolculuğa çıkarken yanımızda götürülecekleri” yanımıza alıp  bir an önce yola revan olalım derim.

Ne diyordu Sait Faik?

Resim1

Benim de içim çekti şimdi. Dur ben bir seyahat planı yapayım…

Hangi Yolu Seçmeliyim? Zor Olan mı? Kolay Olan mı?

 

karar-verme-620x350

Tüm hayatımız seçimlerimize bağlı gelişiyor ve değişiyor. Bazen bir yanlış karar altüst olmaya, bazen de doğru bir karar ise inanılmaz güzel şeylere ulaşmamızı sağlıyor. Amacımız elbette en doğru tercihi yapabilmek. Bu yazımda sizinle yaptığımız tercihlerin bizi iyi sonuçlara ulaştırmasına yönelik kendi deneyimlediğim bazı tecrübeleri ve fikirlerimi paylaşmak istiyorum. Umarım faydası dokunacaktır.

Esas mevzuya girmeden önce bazı kavramları yerli yerine koymak gerekiyor. Bu yüzden aşağıdaki birkaç paragrafta sabır, tevekkül, kader kavramlarının tercihlerimize etkisinin ne olduğunu anlatmaya çalıştım. Sonrasında esas mevzuya giriş yapacağım.

Her şeyden önce konuya şu noktadan başlamak gerekiyor. Bizim bir kul olarak yaptığımız tercihlerin kaderimizde belirlenenleri yaşamaya engel olmayacağı muhakkak. Allah bizim için ne takdir ettiyse ve O’ndan geldiyse bu bizim imtihanımızdır. Başımıza gelen her ne ise bunu yaşayacağız. İmtihan sadece üzüntü ve kötü şeylerde değil, aynı zamanda mutlu olduğumuz, başarı gösterdiğimiz anlardadır. Bizler kul olarak her hareket ve davranışımızda sürekli olarak Allah tarafından teste tabi tutuluyoruz. Burada önemli olan Allah’ın bize tercih etme olanağı verdiği konularda doğru tercihleri yapabilmek. Sonrasında da elbette tevekkül etmek.

Bizde kültürel olarak yanlış anlaşılan kavramların başında “kader”, “sabır” ve “tevekkül” kavramlarının geldiğini düşünüyorum. Bir şeye sabır etmek. Başımıza gelen olay karşısında öylece oturup beklemek ve başımıza gelen şeyin geçmesini beklemek değildir. Sabrın esas manası başımıza gelen şeyin iyi de olsa kötü de olsa Allah’tan geldiğini önce kabullenmek, sonrasında buna isyan ve başkaldırı veya üzüntüye düşmek yerine karşılaşılan bu durum ile yüzleşerek mücadele etmektir. Eğer elinden gelen bir şey varsa bir an önce bunun için bir şeyler yapmaktır. Elinden gelmiyorsa da gösterilecek bu mücadele de Allah’tan dua ile yardım istemektir. Dolayısıyla sabretmek anlaşıldığının aksine durağan değil aksiyon halinde olan bir durumdur. Örnek ile anlatmak gerekirse insan eğer hastalanmışsa hastalığının öncelikle Allah’tan geldiğini kabul edip hasta olduğunu kabullenmelidir. Bundan sonra yapacağı şey oturup beklemek değil, şifayı bulmasına vesile olacak olan doktoru aramaktır. Eğer aradığı şifanın bilinen bir tedavisi yoksa yapılacak son şey, bunun tedavisini bulmak için Allah’tan dua ile yardım istemektir. Aradığı yardımın bulunması ya da bulunmaması kulun imtihanıdır. Kader ise bu süreç içerisinde yaşadığımız tüm olaylar manzumesidir. Allah’ın bu süreçten geçerken kuluna verdiği tercih etme iradesini en iyi şekilde kullanmak ve gayret göstermek bizim üzerimize düşen sorumluluktur. Tevekkül ise karar ve tercihlerini yapıp elinden geleni yaptıktan sonra sonuçlarını Allah’tan beklemektir.

Bakara Suresi 216. Ayetinde şöyle buyurulmaktadır: “Bazen hoşlanmadığınız bir şey, hakkınızda iyi olabilir ve hoşlandığınız bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allâh bilir, siz bilmezsiniz.” Yaptığımız tercihlerin doğru mu yanlış mı olduğu kişiye ve zamana göre de değişebilir. Keşke yapmasaydım dediğiniz bir şeyin aradan belli bir zaman geçtikten sonra iyi ki yapmışım noktasına geldiği durumları sizde hayatınızda yaşıyorsunuzdur.

Bu süreçte anlamamız gereken en önemli şey; Biz yaptığımız işlerin sonucuna dair bir kesinliğe sahip değiliz, bize düşen tek bir şey var. Doğru tercihi yaparak, gayret etmek ve sonrasında elinden geleni yapmak. Sonuçlar Allah’ın takdiridir.

Buraya kadar anlattığım açıklamaları daha net anlaşılması için bir örnekle özetlemek istiyorum. Ben bu durumun farkına vardığımda hayatıma dair bir dönüm noktası yaşamıştım.  Her şeyi sil baştan düşünmem gerekti. Kendimi hiç olmadığım kadar iyi hissetmiştim. O yüzden size de uzun uzun açıklamak istedim.

Şimdi sınava girecek 2 öğrenci düşünelim. İngilizce dersini birlikte alıyorlar. Bu öğrencilerden birincisi çok zeki anlatılanı hemen anlayan, çok fazla çalışması gerekmeyen bir öğrenci, diğer öğrenci ise tam tersine dersi anlayabilmek için çok gayret göstermesi gereken ve daha fazla çalışması gereken bir öğrenci. Gün geliyor, bu iki öğrenci İngilizce dersinden sınava giriyor. İlk öğrenci sınava doğru dürüst hazırlanmıyor, diğer öğrenci ise sınava günlerce hazırlanıyor. Sonunda sınav yapılıyor ve sonuçlara göre birinci öğrenci 90 puan, ikinci öğrenci ise 60 puan alıyor. Durum bu? Böyle benzer durumları eminim sizde yaşamışsınızdır.

Şimdi sorumu soruyorum? Hangi öğrenci başarılı? Ders geçme durumuna, diplomasına v.b. durumlara bakarak sonucu iyi olan yani yüksek puan alan öğrenci başarılı. Oysa gerçekten mücadele eden ikinci öğrenciydi değil mi?

Allah’ın nazarında da kulun değerlendirmesi, burada olduğu gibi sonuca değil ettiğimiz gayret ve mücadeleye göre. Herkes bulunduğu koşulların ve sunulan fırsatlara göre puanını alacak. Durum böyle olunca bize düşen elimizden geldiğince gayret etmek ve sonuçlardan bağımsız o süreçte yapılması gerekenlere odaklanmaktır.

Buraya kadar anlattıklarımda eğer anlaştıysak gelelim tercihlerimizi nasıl yapacağımız konusuna…

Çok basit bir formül var. İşte açıklıyorum:

Eğer bir şey başarmak istiyorsanız önünüze tercih yapacağınız 2 yol çıkıyorsa genelde 1. Yol herkesin gittiği kolay yol, 2. Yol ise daha engebeli ve zor fakat daha iyi sonuçlara çıkacak yoldur. Siz her zaman zor olan yolu seçin ve sürekli olarak daha iyisini yapabilmek için kendinizi zorlayın. Hiçbir başarı insanlara altın tabaklarla sunulmamıştır, uzun mücadeleler sonucu elde edilmiştir. Mücadele etmeye hazır olun ve asla pes etmeyin.

Buradaki formülü size anlatan benim ama bana öğreten Prof. Dr. Zekeriya Altaç Hocam’dır. Onun üniversitede verdiği o dersi hiçbir zaman unutmadım ve bu zamana kadar da hayatımda başardığım birçok şeyde onun bu sözünün çok büyük etkisi olmuştur. (Bu vesileyle bir kez daha teşekkür ediyorum.)

Hayatımda bu formülün uygulandığı bir çok duruma şahit oldum…

  • Steve Jobs’un hayatını okuduysanız tam anlamıyla bu formül ile hareket ettiğini görürsünüz. Tasarladığı bilgisayarın kimsenin görmediği donanım dizilimini bile bu kadar kafaya takan birinden başkası bu kadar güzel ürünler tasarlayamazdı. Farkı anlamak için Windows ile Mac farkına bakmanız yeterli. Ekibini o kadar zorlardı ki yanında çalışanları bazen çılgına çevirirmiş. ( Hayatını okumadıysanız mutlaka okuyun bence.)
  • Fatih Sultan Mehmet’in gemileri karadan yürütmesi başka nasıl açıklanabilir? Tüm bir orduyu peşinde inandığı ideal peşinde öyle zorladı ki sonucunu almayı başardı.
  • Bugün başarılı olan siyasetçilerin bir çoğunun geldiği yere baktığımızda, sürekli mücadele eden tarafta olmayı seçtiklerini görürüz.
  • Etrafınızda sıfırdan başlayıp mücadeleyi bırakmadan çok iyi noktalara gelen bir sürü insan olduğuna eminim.

İnsanın sınırı kendi koyduğu sınırlarla örülü olduğunu düşünüyorum. O yüzden bana teklif edilen bir şeye “asla yapamam” demedim. Tam aksine “bunu benden önce biri yaptıysa bende yapabilirim. Eğer hiç kimse yapamadıysa da ilk yapan ben olurum” diye düşündüm. Çünkü yapmaya çalıştığınız şeyin üstüne ne kadar eğilir ve onu geliştirmeye çalışırsanız o şey başta çok zor gelir zorlanırsınız fakat belli bir zaman sonra başarmaya başladığınızı görürsünüz.

  • Basket atmayı beceremiyorsan bunu günde 100 kere yapmaya başlarsan; belli bir zaman sonra iyi basket atan biri haline gelirsin…
  • Kolun güçsüz ve taş bile atamıyorsan fitness yapmaya başla aradan geçen 3 aydan sonra kolunu ve vücudunu tanıyamaz hale gelirsin. Ama o hale gelmek hiç kolay olmaz kasların ağrır yorulur ve çok ter dökersin.
  • Yazı yazmayı bilmiyordum bugün hiç olmazsa bir blog sayfasını dolduracak kadar yazı yazabilir hale geldim. Her geçen gün yazı stilimde biraz daha iyiye gittiğim yönünde yorumlar alıyorum.
  • İngilizceyi düzgün konuşamıyorsan her gün 1 saat İngilizce konuşursan 3 ay sonra nasıl bir hale geleceğini tahayyül bile edemezsin.

Şu ana kadar anlattıklarıma inanmadıysanız, bu anlattıklarımın doğru olduğu bilimsel olarak da ispatlanmış durumda. Daha ne yapayım? J

Bilimsel adı “ Cam Tavan Sendromu ” olarak geçiyor. Pirelerle yapılan bir deney sonucunda bu isim verilmiş. Olayın hikayesi şöyle…

Bilim Adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görürler. Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar. Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar ama başlarını tavandaki cama çarparak düşerler. Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplarlar, tekrar başlarını cama vururlar. Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çekerler.

Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıpla(ya)mamayı öğrenirler. Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplarlar! Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkânları vardır ama buna hiç cesaret edemezler.

Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı ‘hayat dersi’ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkânları vardır ama kaçamazlar. Çünkü engel artık zihinlerindedir. Onları sınırlayan dış engel (cam) kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel (burada 30cm’den fazla zıplanamaz inancı) varlığını sürdürmektedir.

Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini göstermektedir. Bu pirelerin yaşadıklarına ‘cam tavan sendromu’ denir. Erdil Yaşaroğlu’nun aşağıdaki karikatürü bu durumu başka bir dilde çok güzel anlatıyor.

sinirlerkafandaerdil

Sirkte kullanılan Filler için de benzer bir durum söz konusu bildiğiniz üzere. Fillerin bağlandığı zincir o fil için aslında çok kolay kopartılabilir bir şey olmasına rağmen küçük bir fil iken zinciri koparamaması sebebiyle bu zinciri hiçbir zaman koparamayacağı “öğrenilmiş çaresizlik” olarak filin beyninde kodlanmıştır.

filzincir

Sonuç olarak bu hayatta bir ideale ulaşmak istiyorsak;

  • Tercihlerimizi kolay olana, işimize gelene değil zor olandan yana yapmamız gerektiğini
  • Kendimizi sürekli zorlamamız gerektiğini
  • Daha iyisini yapmak için mücadele etmemiz gerektiğini unutmayalım…

Hayat sadece 1 kez çıkılabilen bir yolculuk…

Yapmamız gereken ve sorumluluğumuzun olduğu çok şey var…

Etkisiz eleman olarak bu ömrü boş yere geçirip heba etmeyelim.

Kalın sağlıcakla…

 

Teknoloji Gerçekten de İyi Bir Şey mi?

Teknoloji ile ilgili nerede bir konuşma duysanız; hayatımızı kolaylaştırdığından, mutlaka teknolojiye ayak uydurmamız gerektiğinden, eskiden her şey ne zormuş gibi yorumların yapıldığını duyarız. Bu söylenenler elbette doğru ama sadece bu kadar mı?

Dünyanın bugünkü haline baktığımızda baş döndürücü bir hızda değiştiğini görüyor ve bunu birebir yaşıyoruz. Tarihin hiçbir zamanında olmadığı kadar her şey hızlı değişiyor ve yaşanıyor. Tarih sahnesinde baktığımızda 100 yılda yaşanan ilerleme ve gelişimi günümüzde 5 yıl – 10 yıl gibi sürelerde yaşıyoruz. Bu değişimin baş sorumlusu adına “teknoloji” dediğimiz şey. Bugün hayatımızda ne değişiyorsa “onun” yüzünden değişiyor. Teknoloji ile ilgili nerede bir konuşma duysanız; hayatımızı kolaylaştırdığından, mutlaka teknolojiye ayak uydurmamız gerektiğinden, eskiden her şey ne zormuş gibi yorumların yapıldığını duyarız. Bu söylenenler elbette doğru ama sadece bu kadar mı?

teknoloji1

Bugün mesleği mühendis olan, her türlü teknolojik gelişmeye meraklı bunu sürekli takip eden ve tüm yenilik ve gelişmeleri hayatına geçirmeye çalışan biri olarak teknoloji meselesine bir de bardağın diğer yarısından bakmak istedim.

Öncelikle Teknoloji dediğimizde bu kelimenin ne anlama geldiğini sorgulamamızda fayda var.

Türkiye’de yaşayan bir insanla Avrupa’da, Afrika’da yaşayan insanlar arasında bu kelimenin manası ve taşıdığı anlam değişiyor. Detaylı bakacak olursak ülkeden ülkeye bile bazı teknolojilerin uygulanmasında ve hayata geçmesinde ciddi farklar olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz. Bu konuyu en iyi anlatabileceğim örnek tuvalet meselesidir. 😊 Japonya’da / Kore’de tuvalet başka bir şeydir, Almanya’da tuvalet başka bir şeydir. Türkiye’de bambaşka bir şeydir. Bu ülkelere gitmiş ve deneyimi yaşamış birisi olarak söyleyebilirim ki Japonya ve Kore’de tuvalet otomatik popo ısıtma, her türlü açıda yıkama ve kurutma, otomatik sifonu çekme, yapılan tüm işlemleri dokunmatik ve sensörlü bir kumanda ile kontrol etme seviyesinde iken Almanya’da ve Avrupa’nın pek çok ülkesinde henüz “Standart Taharet Borusunun” kullanılması noktasına dahi gelinememiş durumdadır. ( Avrupa’ya gitmiş olanlar bu durumu çok iyi anlarlar 😊 ) Türkiye’de ise tuvalette  temizlik noktasında konu yüzyıllar önce zaten çözülmüşken Alafranga ve Alaturka tuvalet tarzları ile vatandaşlara çeşitli seçenekler sunulmaktadır.  Hal böyleyken teknoloji dediğimizde herkesin beklentisi ve algısının aynı olmayacağını bir örnekle ortaya koymuş oldum sanırım.

Bu noktada teknoloji konusunu Türkiye’de kendi halinde işinde gücünde olan teknoloji ile bir şekilde hemhal olmuş insanların baktığı pencereden incelemeye çalışalım. Böyle baktığımızda hayatımıza teknolojinin girişinin en büyük etkisi bilgisayar ve cep telefonları ile oldu dersek yanılmış olmayız herhalde. Tabi ki bunun anlamlı hale gelmesi internet ile birlikte gerçekleşti. Ulaşılması zor olan bir teknolojinin herkesin cebine kadar girmesiyle bambaşka hayatlar yaşamaya başladık. Öte yandan hızlı tren, uçak ile başka türlü gidilemeyecek yerlerin gidilebilir hale gelmesi, düne kadar banka kuyruklarında ömür çürüten insanların çok basit bir işlemi oturduğu yerden yapabilmesi, Sosyal medyanın büyümesi ve insanlığı adeta kuşatması, bulaşığı veya çamaşırı senin yerine yıkayan makineler, sıcaktan bunalmış iken adeta cennetten geldiği düşünülen klimalar, kömür taşımak ve soba yakmaktan solmuş bir neslin kombi ile tanışması ve daha sayamayacağım bir çok yenilikçi teknoloji ile hayatımızı daha kolay yaşayabilir hale geldik. Geldiğimiz bu noktada hiç kimse bu kolaylıklardan vazgeçmek istemeyecektir elbette.

Teknoloji ne işe yarıyor dendiğinde cevabı aslında çok basit : “Hayatımızı kolaylaştırıyor. Bize zaman kazandırıyor.” Yaşadığımız en büyük yalan bu aslında. Şöyle bir kendi hayatınıza bakın eskisine göre çok daha kolay bir hayatımız var fakat hayatımız bu kadar kolaylaşmasına rağmen eskisine göre çok daha az vaktimiz var. Sürekli bir şeyleri yetiştirmeye bir şeylerin peşinden koşmaya çalışıyoruz.

Kaliteli zaman geçirmek teknoloji sayesinde çok zor bir hale gelmiş durumda. Örneğin çok güzel bir ortamdasınız. Hayatınızda belki de ilk defa oradasınız, manzarayı doyasıya izlemek yerine hemen kamerayı açıp o güzelliği oradayken kameranın arkasından izlemek bana çok mantıksız geliyor. O anı yaşamak yerine hemen başkalarıyla paylaşıp ben buradayım deme duygusunun hastalıklı bir durum olduğunu düşünüyorum. Orada bir daha olamayacaksınız belki de. Anın tadını çıkarsanız ya!  Diyeceksiniz ki “orayı bir daha göremeyeceğimiz için o anı kaydediyoruz”. Pekâlâ o zaman şunu soruyorum 5 sene önce gittiğiniz o harika yere ait foto / videolar nerede? O gittiğiniz yere ait videoya / fotoğrafa en son ne zaman baktınız?

Aşağıdaki 4 fotoğrafa bu gözle bakmanızı rica ediyorum. An’ı yaşayan kimler acaba? Hangisi gerçek?

20052013telefonteyze.jpghillary.jpgteyze

Eski dönemde kağıda fotoğrafların basıldığı zamanlarda albümlerimiz vardı. Bu albümler 3 ayda 5 ayda bir ailecek bakılır, misafirler geldiğinde hatıralar yad edilirdi. Fotoğraf çekinirdiniz ve çektiğiniz fotoğraf %50 ihtimalle gözü kapalı çıkardı. Ona rağmen o fotoğrafın verdiği tat, şimdi arka arkaya 100 kere çekindiğiniz fotoğraftan daha iyiydi. Teknoloji iyi hale geldikçe hatıralarımız artıyor gibi gözüküyor fakat hatıralarımızı da kaybetmeye başladık farkında mısınız? Instagram / Snapchat bile bunu fark ettiği için “hikaye” özelliğini çıkardı. Yani çekindiğiniz fotoğraf 24 saat sonra kayboluyor. Çünkü o fotoğrafın son kullanma tarihi o kadar. Bir daha ne siz ne bir başkası dönüp o “An’ı” hatırlamayacaksınız. Uzun uzun anlatmayacağım. Bu anlattığım durumu bayram, Cuma günleri ve kandillerdeki kartpostal ve mektubun yerine gelen Whatsapp ve SMS mesajları için aynı şekilde düşünebilirsiniz. Hele duvarında bunu paylaşıp Tüm İslam Aleminin bayramını kutlayanları hiç anlayamıyorum. Cumhurbaşkanı olsan bu mesajı göndermeni anlarım ama tüm İslam alemi senin kutlamanı dikkate mi alıyor da bu şekilde mesaj atıyorsun arkadaş! Gerçekten anlamak da zorlanıyorum.

Bu yazıyı Kurban Bayramının arife gününde yazıyorum. Bugünden itibaren gelmeye başlayan bayram mesajları ile hakikaten bayramı kutladığınızı hissediyor musunuz? Lütfen kimseye bayram için mesaj atmayın. Ya gidin sevdiklerinize sarılın ya da en azından telefonla seslerini duyun.

İnsanlar cep telefonu denen kavram hayatında yokken sadece evdeyken birbirine ulaşabiliyordu. Her an ulaşılabilir olmak o kadar da iyi bir şey değil. Çünkü insanın kimsenin ulaşamayacağı anlara ihtiyacı var ve artık böyle bir an ve ortam kalmadı. Ailenizle vakit geçirmek isterken bir anda cep telefonuna gelen bir bildirim seni olduğun andan alıp başka bir yere götürüyor. Bedenen orada olsan bile ruhen kafan başka yerde olunca her iki anda olamıyorsun. Artık Ana odaklanma problemimiz var. İşteyiz ama kafamız işte değil. Evdeyiz ama evde ailemizle değil başka deryalarda geziyoruz.

babaogul

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte dünyada olan biten her şeyden anında haberimiz oluyor. Bu durum başta kulağa çok hoş gelse de işin aslı öyle değil. Artık 5 sn’de tüm dünyayı baştan aşağı gezebiliyorsunuz. Ama insan gerçek dünyayı dolaşırken “kendi dünyasını” unutuveriyor ne yazık ki. Örneğin Çin’de olan bir trafik kazası çocuğunuz ile geçireceğiz zamandan daha önemli hale geliveriyor. Üzerimize yağan bilgileri gerekli / gereksiz diye süzmek mümkün olmadığından çoğunlukla hiçbir işe yaramayacak bilgilerle zamanımızı kaybediyoruz. Bir de bunun üstüne sosyal medyada takip ettiğimiz gerçek hayatta ne yaptığını aslında umursamadığımız yüzlerce insan var. Normal şartlarda o kişinin yediği, içtiği, gezdiği hiçbir şekilde umurumuzda olmayacakken; o kişiyi takip edip sürekli olarak tüm hayatını gözetliyoruz. Onun yaşadığı hayat bir anda kendi hayatımız oluveriyor. Üstüne üstlük bu kişilerin yaşamları ile ilgili bir de dedikodu kazanını kaynatıyoruz. Her açıdan bize zarar veren bir durum haline geldi. Bir de şu var ki bence işin en üzücü noktası bu. Senin mutluluk veriyor diye paylaştığın bir resim, bilgi bir başkası için daha büyük üzüntülere sebep oluyor. Halısaha’da top oynarken paylaştığın fotoğrafı engelli bir insan görünce üzülüyor. 5 yıldızlı otelde açık büfede, denizde paylaştıklarını ayın sonunu getiremediği için bırak tatili düşünmeyi hayalini bile kuramayan insanlar görünce onların daha çok üzülmesine sebep oluyor. Sen çocuğunla eğleniyorken diğer tarafta çocuk sahibi olamadığı için senin fotoğraflarına bakıp üzülenlerin olduğunu bilmek seni rahatsız etmez mi?

Beni en çok rahatsız eden şey, benim mutluluğumun başkalarının mutsuzluğuna sebep olabilme duygusu oldu. Bu durumu fark ettiğimden beri sosyal medyadaki bütün paylaşımlarımı azaltmaya başladım. Özellikle kişisel bir şey paylaşmamaya çalışıyorum. İşte bu durum teknolojinin benim gördüğüm en büyük zararlarından biri.

Teknolojinin bize verdiği zararlardan bir diğeri ise usta-çırak ilişkisini kaybetmek oldu. Tarih boyunca hiç yaşanmayan bir durumu yaşamaya başladık. Artık büyükler küçüklere bir şey öğretemez oldu. Küçükler her şeyi büyüklerden çok daha fazla biliyor artık. Çünkü her şeyi öğreten “Hazreti Google” var. Google’a sorulan her sorunun cevabının doğru olacağı kabulü ile hayatlar yaşıyoruz dolayısıyla tecrübenin ve doğru bilginin bir değeri kalmadı. İşte bu yüzden artık herkes doktor, herkes ilahiyatçı herkes siyaset bilimcisi oldu. Bilge insana verilen değer, tecrübeye verilen değer tamamen yitirilmiş durumda. Bu durum aile bağlarını da etkiledi, büyüklerinin “cahil” olduğunu düşünen küçükler artık saygısını da beraberinde yitirmeye ve büyüklerin söylediği sözleri de kulak arkasına itmeye başladılar. Artık gençlik için genel doğru, tüm dünyada herkesin doğru olarak kabul ettikleri oldu. Oysa biz büyük çoğunluğun dediğinin doğru olmadığını çok iyi bilen bir kültürden geliyoruz. Aile arasındaki saygı, sevgi ve hiyerarşide bozulmuş durumda. Örnek vermek gerekirse bizim kültürümüzde Dede/Nine – Torun ilişkisi çok özeldir. Şöyle etrafıma bakıyorum artık hayatın görgüsünü ve geçmiş tecrübesini yansıtacak bir ilişki neredeyse kalmadı.  Dedeler artık torunlara arkadaşlarını nasıl Facebook’tan ekleyeceklerini, whatsapp’tan fotoğraf göndermeyi, instagramdan filtrenin nasıl yapılacağını soruyorlar. Eskiden teknoloji konuşulduğunda tek problemli kesimin gençler olduğu söylenirdi. Bence artık bu doğru değil. Esas problemli nesilin emekli ve yaşını alan insanlar olduğunu görüyorum. Eskiden kahvelerde ve AVM’lerde oturan yaşlı amcalar karşılıklı sohbet ederdi. Artık yaşlı amcaların bile ellerinde telefonla sosyal medyada tur attığını aynı masada 5 amcanın hiç konuşmadığını görünce endişelerim iyiden iyiye arttı. Osmanlı zamanında bile seyyahların konu ettiği “Türk Ailesi”ne geçmiş olsun.

Şu ana kadar anlattıklarımın iyi kötü bir şekilde herkes farkında. Şimdi anlatacağım konudan ise çok az bir kitlenin farkında olduğunu düşünüyorum. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte birçok iş alanı ve meslek elden gidiyor. Teknoloji yanına Kapitalizmi aldığında olabilecekleri kestirmek iyice güç hale geliyor. Size bunu örneklerle anlatmaya çalışayım.

Bugün dünyanın en büyük ülkesi hangi ülke? Çin mi? Hindistan mı? Hayır yanılıyorsunuz artık dünyanın en büyük ülkesi Facebook. Ardından gelenlere bir bakın aşağıda daha net göreceksiniz. Böyle bir gücü elde tutmak ne anlama gelir? Tüm dünyayı istediğiniz an hipnotize edebilir. İstediğiniz ülkeyi olumsuz ve kötü olarak gösterebilirsiniz. Doğru ve yanlışlarını birbirine karıştırabilirsiniz.  Bu durum her geçen gün sosyal medya mecralarının lehine dönüyor.

population

Uber diye bir uygulama duydunuz mu? Duymadıysanız yakında duyacaksınız. Bizim anladığımız anlamda taksicilik tarih olmak üzere. Çünkü Uber uygulaması ile istediğiniz an taksici olup istediğiniz kişiyi tercih ettiği yere götürebileceksiniz? Şu anda bu uygulamanın değeri Türkiye’nin en değerli markası olan Türk Hava Yolları’ndan daha fazla.

Peki ya AirBNB uygulamasını duydunuz mu? Bu uygulamada yakında tüm otellerin yerini alacak bir uygulama olacak. Çünkü bu uygulama ile dünyanın neresinde olursanız olun. Evinizi sistem üzerinden kiraya verebilir ve para kazanabilirsiniz.

Navigasyon uygulamalarını anlatmaya gerek yok sanırım. Kendi memleketinizde bilmediğiniz yerleri ve adresleri Google Map, Yandex Haritalar ve Here gibi uygulamalar sizden daha iyi biliyor.

Bu ve buna benzer mecraların çoğalması başta kulağa hoş geliyor. Madalyonun öbür yüzünden bakarsanız bundan sonra benim bindiğim taksiden, kiraladığım evden bile uluslararası sistemde birilerinin cebine para girecek. Bana ait hangi özel, gizli bilgi varsa hepsine herkes ulaşabilir olacak. Bunları kullanmama gibi bir lüksünüz de olmayacak. Çünkü bu uygulamalar sizin için de ekonomik olarak mantıklı hizmetler sunuyor. Eğer istanbul’da iseniz bu uygulamaları deneyebilirsiniz. Türkiye’de şimdilik sadece İstanbul’da hizmet veriyorlar.

Teknolojinin bu denli gelişmesi tüm dünyayı koca bir köy haline getirirken diğer yandan da iş ilişkilerini arttırdı. Düne kadar ÇİN’den bir şey almak getirmek işkence iken AliExpress ile birlikte kargo ücretsiz olarak istediğiniz ürünü alabilecek hale geldiniz. Aldığınız eşya uygun fiyatlı olması sebebiyle sizin için çok mantıklı bir ticaret iken ülke ekonomisi açısından kötü bir şey yaptığınızın elbette farkındasınızdır. Alacağınız basit bir tekstil ürününü Türkiye’den almak yerine artık Çin’den alabilmek ülke adına yakın zamanda ciddi bir problem olacak. Yakın zamanda Amazon’un da Türkiye’ye gelmesiyle birlikte ithalat’ın ciddi oranda artacağını hep birlikte göreceğiz.

Bugün üretilen teknolojik ürünlerinin kilogram başına değerlerini gösteren aşağıdaki tabloyu da dikkatinize sunmak isterim. Eğer burada değerli olan teknolojik ürünleri üret(e)miyorsanız bugünkü sistemde kaybetmeye mahkumsunuz demektir.

celik.jpg

Bütün bu verdiğim örnekleri dikkate aldığınızda ise özet olarak şunu demeye çalıyorum. Teknoloji etkisiyle yeni bir oyun kuruluyor. Kurulan bu oyunda rekabet inanılmaz şekilde artıyor ve daha da artacak. Bu rekabette güçlüler daha çok güçlendikçe güçsüzler ortadan kaybolacak. Eskiden rakibiniz karşı komşunuz iken artık ÇİN’in en ücra kasabasındaki bir kişi de sizin rakibiniz olmuş durumda. Bu durumda ne yapmak gerekiyor? Elbette cevap belli. Daha çok çalışmak daha fazla çalışmak ve mücadele etmek. Başka alternatif var mı? Yok. Çalışmazsanız üretmezseniz yok olursunuz. Ülke olarak kaybederiz. Ne oldu şimdi. O zaman artık günde sadece 8 saat mesai ile durum kurtarılabilir mi? Elbette hayır hem 3 vardiya sisteminde çalışacak hem hafta sonları da ilave mesai yapmak zorunda kalacaksınız.  Hani teknoloji iyi bir şeydi? Hani hayatımızı kolaylaştırıyordu? Evet kolaylaştırıyor. Örneğin eskiden evde sadece annenin çalışması yeterli iken artık hem anne hem de babanın çalışması gerekiyor. İşin sonucuna baktığınızda tüm sistem benim daha fazla çalışmama sebep olan bir sürece dönmüş durumda. Teknolojinin olmadığı zamanlarda sadece yazın çalışarak yaptığı çiftçilikten geçinen dedelerimiz kışın “zor” şartlarda yaşarken, şimdi biz senede sadece bir hafta izin yapabilecek kadar çalışıyoruz. Çünkü hayatımız kolaylaştı! Eskiden günde 1000 adet üreterek geçinebildiğiniz bir ürünü artık 100.000 adet üretmek zorundasınız çünkü rakipleriniz aynı ürünü çok daha fazla üreterek sizden ucuza satıyor.  Kore ve Çin’e gittiğimde gördüğüm manzara şuydu. İnsanlar işe Pazartesi sabah gidip Cumartesi günü akşam dönüyordu. Bu süre zarfında iş yerinde çalışıyorlar ve orada uyuyorlardı. 6 gün boyunca başka hiçbir şey yapmadan ömür sürüyorlardı. Bu insanların Koca bir ömrü bu şekilde sürdüklerini görünce büyük şok yaşamıştım.

Ee ne olacak şimdi? Teknoloji buna sebep oldu anladık. Hayat giderek zorlaşacak da sonra ne olacak? diye sorular sorduğunuzu duyar gibiyim. Durun daha Teknolojinin size söyleyecekleri var. Henüz bitirmedim. 😊

Şimdi tüm dünya bu noktaya doğru ilerlerken. Avrupalı ve Amerikalı “dostlarımız” elbette boş durmadı bu duruma önlem olarak karşımıza bir çözümle geldiler. Çünkü bu dostlarımız ÇİN’in, Uzak doğunun bu şekilde çalışmasından rahatsız olmuyordu. Fakat işler onların lehine dönmeye başlayınca durun bir dakika dediler. Avrupalı ve Amerikalı dostlarımız elbette bu kadar yoğun ve insan haklarına aykırı şekilde çalışmak istemiyorlardı. Burada gene teknolojinin nimetlerinden faydalanarak yeni bir sistem vaaz ettiler. Bunun adına Endüstri 4.0 diyorlar. Bir çok insan duymuştur ama duymayanlar için özetleyeyim. Şu anda yapılan ne tür iş varsa bu işleri internet, otomasyon, yapay zeka, robotlar v.b. daha ne kadar teknoloji varsa bunları harmanlayarak bizim yerimize bu işleri yapan sistemler kurmak olarak özetleyebiliriz. Yani şöyle düşünün bugün 1000 kişinin çalıştığı bir fabrikayı toplamda 10 kişi ile aynı kapasitede ve daha fazlasını üretebilecek hale getirmeye Endüstri 4.0 deniyor. Hani şu meşhur Tesla aracı var ya sürücüsü olmadan gidebilen. İşte o. Demin çok çalışmamız gerek diyordum ya onu beğenmiyorsanız ikinci seçenek olarak işsiz de kalabilirsiniz. Çünkü teknoloji son dönemde yapay zekanın da (bu konu bambaşka bir debi derya talep olursa bununla ilgili de bir yazı yazarım.)  gelişmesi ile öyle ilerledi ki yakında şoförlük diye bir meslek kalmayacak.  Aynı şoförlük gibi bir çok meslek orta vadede tedavülden kalkacak. Şimdi söyleyince mantıksız geliyor ama şöyle düşünün bugün ata binebilen kaç kişi var? Aynı onun gibi işte. 😊 Erdil Yaşaroğlu’nun güzel karikatürü bu noktada “cuk” oturuyor.

orhaan.jpg

Bu noktada size tarihten de bir örnek vereyim. Tarih derslerinde anlatılan Matbaa’nın Osmanlı’ya geç gelmesi konusu da aynı böyle bir şeydi işte. Olayın gavur icadı olması konusu aslında magazinsel boyutudur. Esas mesele Osmanlı zamanında kitap neşreden, ciltleyen ve bu iş için emek harcayan bir kitlenin işsizlikle karşı karşıya kalacağı düşüncesiyle Osmanlının insandan yana tavır almasından ötürü matbaa bizim memlekete geç gelmiştir. İbrahim Müteferrika’ya kadar yaşanan sürecin özeti aslında böyledir. Bugün yaşanan durum bundan farklı değildir. Bugün de elin oğlunun getirdiklerini aynen kabul edip kullanmak yerine kapitalizm ve teknolojinin ilk nüvelerinden biri olan matbaa örneğinin üzerine iyi düşünüp millet olarak “kendi matbaa”larımızı bulmak ve icad etmekten başka seçeneğimiz yoktur.

Kestirilmesi güç ne olacağı bilinmeyen bir süreçte öncelikle Allah’a inanıp dayanarak sonrasında elimizden gelen gayreti göstermek için mücadele etmeliyiz. Bu millet tarih boyunca hep kritik rollerde olup doğru ve olması gerekenden yana tavır almıştır. Bizim yapmamız gereken kapitalist sistemin çarkları içinde bir çark olmaktan öte. Kendi kuracağımız sistemimizde çalışacağımız bir çark olmaktır. Bunun için kafa yormadığımız sürece kapitalist sistemde eriyip giden, bozulduğunda kolayca yerine başka bir dişlinin koyulacağı bir millet olmaktan öteye gidemeyiz. Bu yüzden sistemini bizim kuracağımız “yeni bir oyuna” ihtiyacımız var.

Bu kadar lakırdıdan sonra sonuç olarak Teknolojinin iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi olduğu sorusunun cevabını size bırakıyorum…

Yazının bu noktasına kadar sabredip okuma gayreti gösterenlere özel olarak teşekkür ediyorum. Ben derdimi 140 karaktere sığdıramayan analog bir nesilden geliyorum. Bu yüzden yazılarımda derdimi anlatmak biraz vakit alabiliyor. Bir nebze olsun düşünmenize vesile olduysam ne mutlu bana.😊

Yazımı İsmail Kılıçarslan gibi bitireyim. 😊

Ne demişti Güray Yüksel :  Ya abi iyi hoş diyorsun da şimdi çok da şey yapmamak lazım. İyi olur inşallah ya… Allah razı olsun…

Kalın sağlıcakla…

 

Öldükten Sonra Arkanda Ne İz Bırakacaksın?

Siz öldükten sonra sizin etrafınızda dönen dünyaya ne olacak? İsminiz daha ne kadar hatırlanacak? Bundan 300 yıl sonra bu dünyaya gelmiş olmanızı sizin dışınızda başkaları umursayacak mı? Hiç bu soruları kendinize sordunuz mu? Yoksa ben öldükten sonra tufan olsa banane  diyenlerden misiniz?

cocuk_yasli

Her ne kadar bizim başımıza hiç gelmeyecek gibi düşünsek de dünyadan hepimiz bir gün göçeceğiz.  Bunun zamanı kimisi için 100 yıl kimisi içinse 3 gün. Ne kadar zamanımızın kaldığını hiç birimiz bilmiyoruz. İnsanın bu dünyadaki hayatı bir gün bitecek. Yaptıklarından ve yapmadıklarından hesap sorulacak. Ahiretteki yerine gidecek.

Kurulduğu günden bu yana dünyanın hiç bu kadar hızlı döndüğü bir dönem olmadı. O kadar meşgulüz ki… Bu meşguliyetlerin içinde ölüm ise neredeyse hiç sıralamaya girmiyor. Zamanın anlamı o kadar değişken ki bunu anlamlandırmak bile büyük bir mesele şimdi… Nazım Hikmet’in şiirinde söylediği gibi;

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

Ona sorarsanız: “Lafı bile edilmez, mikroskobik bi zaman…”

Bana sorarsanız : “On senesi ömrümün”

Bir kurşun kalemim vardı, ben içeri düştüğüm sene

Bir haftada yaza yaza tükeniverdi.

Ona sorarsanız: “Bütün bi hayat”

Bana sorarsanız : “ Adam sende  bi hafta”

İşte ölümde böyle kimine göre uzun kimine göre kısa mesafe uzaklıkta ama sonunda seninle senin hayatında… İşte bu yüzden Efendimizin söylediği “Ağızların tadını bozan ölümü sıkça hatırlayın” tembihi hayati derecede önemli. Buna rağmen bu tembihi hiç hatırlamıyor ve hayatımıza hiç uygulamıyoruz. Uzaktan bakınca sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi duruyor!

Bu nasihatin arka planına bakacak olursak; Ölümü hatırlamak insanı diri tutan şeydir aslında. İnsan bir gün sonunun geleceğini bildiği şeyi daha kıymetli şekilde değerlendirir. Yazın bu güzel zamanında güncel bir örnek vereyim. Düşünün şimdi, her şey dahil konseptinde 5 yıldızlı bir oteldesin. Otelde kalma zamanının bitmesine yakın nasıl tüm etkinliklere katıldığını açık büfeden biraz fazla yemek için nasıl mide zafiyeti geçirdiğini hatırla. 😊

İşte ölüm de böyle esasen… Bir gün biteceğini bildiğin bu hayatı senin için daha anlamlı ve güzel kılmanı sağlar. Bu yazıda da sizi diri tutabilmek için ölüm üzerinden bir paylaşım yapmak istedim.

İnternette, kişisel gelişim kitaplarında “Ölmeden önce yapılacaklar” listeleri görüyoruz, İslami kitaplarda da “ölüm ve sonrası”, “ölmeden önce ahirete hazırlanmak”, “ölmeden önce ölmek” başlıkları altında bir sürü ölümle alakalı konular izah ediliyor. Bunların peşinde olmak ve değerlendirmek çok güzel ama ben bu sefer konuya daha başka bir noktadan bakmak istiyorum.

Siz öldükten sonra sizin etrafınızda dönen dünyaya ne olacak? İsminiz daha ne kadar hatırlanacak? Bundan 300 yıl sonra bu dünyaya gelmiş olmanızı sizin dışınızda başkaları umursayacak mı? Hiç bu soruları kendinize sordunuz mu? Yoksa ben öldükten sonra tufan olsa banane  diyenlerden misiniz?

Dünya var olduğundan bu yana belki de milyarlarca insan bu topraklar üzerinde yaşayıp gitti. Kimdi? Neredeydi? Ne için yaşadı? Derdini sevincini tasasını bilmediğimiz milyarlarca insan geldi geçti! Gelen bu insanlardan bazıları öyle izler bıraktı ki bıraktığı izleri hala tartışıyor ve anlamaya çalışıyoruz?

Kimler mi?

Mesela Fatih Sultan Mehmet, Aristo, Da Vinci, Tesla, Mevlâna, İbni Sina ve niceleri… Bu insanlar okuyarak öğrenerek izini sürebildiğimiz insanlar. Bir de hakikaten etrafına ışık olmuş fakat ismi bizlere ulaşmamış insanlarda var elbette. Şu anda kullandığın ilacın mucidi olan fakat ismi hiç bilinmeyen kahramanlar var. Evde kullandığın sana artık çok sıradan gelen musluğu ilk kez tasarlayıp insanların hizmetine sunanlar var. Afrika’da susuzlukla mücadele edenlere harçlığını gönderen küçük kız çocukları var. Sadece kendini düşünmeyip bir gün biri burada durur da gölgesinden nasiplenir diye ulu bir çınarı küçük bir fidanken diken insanlar var.

İsimlerini bilmesek de hala faydaları dokunuyor. Hala hesap defterine bu hayırları sevap olarak işleniyor…

Bu insanların ortak özelliği ne? Cevabı basit aslında. Başkalarının hayatına dokunmuş olmaları… Bir eşyaya, bir hayvana, bir insana faydası dokunmuş insanlar bunlar… Bu fayda kısacık bir ömrü aşıp asırlara bile uzanabiliyor.

Bu hayatı zevklerin peşinde koşarak geçirmeye daha ne kadar devam edeceksin? Bu dünyaya sadece sefa sürmek için gönderilmiş olmak çok basit kaçmıyor mu? Koca kâinat sadece bunun için yaratılmış olabilir mi? Bu soruların cevaplarını elbette çok iyi biliyorsun. Öyleyse esas soruya tekrar geliyorum

 Bu dünyada bıraktığın izlerin ne olacak?

Bu sorunun cevabını bulabilmek için önce durduğun yeri anlaman gerekir. Hayatının bu döneminde mevcut durum ve koşullarda neredesin ne yapıyorsun? Şu an yapmakta olduğun şeyler hayata bıraktığın izler mi? Yoksa denizde dalga olduğunda ortaya çıkan sonrasında kaybolan köpükler misali geçici ve anlamı olmayan bir hayat mı yaşıyorsun?

ayak izi

Sonraki aşama ise hayata karşı seni “sen” yapan değerleri belirlemendir. Bu değerler o kadar önemli ki aynı zamanda senin karakterini ortaya koyan, doğru ve yanlışını belirleyen erdemler silsilesi olarak da düşünebilirsin. Ben kendi değerlerime baktığımda hayatta en önemli değerler olarak şunları belirledim.

  • Fedakârlık
  • Adalet
  • Dürüstlük
  • Kanaat etmek
  • Mücadele göstermek / Azimli olmak
  • Heyecan duymak

Her ne yapıyorsam yaptığım her faaliyette bu değerlere uygun olarak hareket ediyor muyum diye sorguluyorum kendimi. Sana tavsiyem kendi değerlerini henüz belirlemediysen öncelikle bunları belirle ve yaşamını buna göre tekrar gözden geçir.

Değerlerine bağlı olup olmadığını anlamanın formülü şu. İşine gelmese de bu değerlere bağlı kalarak hayatını sürdürebiliyor musun? Sorduğun zaman herkesin adalet timsali olduğu ülkemde işi yolunda gitmeyince torpil bulma, rüşvet verme yöntemleri araştırmaya başlıyorlar. Mesele ne olursa olsun dimdik durabilmekte. Kolay değil elbette. Düzgün bir insan olmayı kolay olsa herkes yapardı zaten değil mi?

Değerleri olan bir adam inanmadığı davanın peşinde koşmaz!

Sıradaki aşama ise Aksiyona geçmek. Evet. Hiç durma şimdi. Dünyaya bırakacağın iz için harekete geçme zamanı. Ben yapamam ki. Benim bunlara düşünmeye vaktim yok deme. Neler mi yapabilirsin?

İşte sana birkaç fikir

  • Hani görüşmediğin asansörde karşılaştığında mecburen selam verdiğin komşun var ya O’na git. Kapısını çal ve ona hiçbir sebebi yokken güzel bir hediye ver.

 

  • Mahallede gördüğün çocukları topla. Onlara büyüyünce ne olmak istediklerini sor. Sana bu soruyu zamanında doğru şekilde sorsalardı kim bilir neler yapacaktın bir düşün?

 

  • Hayır işleriyle uğraşan bir derneğe/vakıfa üye ol. Onların faaliyetlerinde aktif görev al. Seni en çok motive eden aksiyonu bul ve onun üzerine git.

 

  • Hasta ziyareti yap mesela. İlla tanıman gerekmiyor. Ziyaretçi bekleyen hastalara çiçek götürsen güzel olmaz mı?

 

  • Çocuk esirgeme kurumuna git. Anne – Baba şefkati bekleyen çocuklara şefkat göster. Gülümsemen bile ne güzel bir etkinlik olurdu?

 

  • Ülkene gelmiş mağdur durumdaki mültecilere yardım et.

 

  • Afrika’da temiz su bulamayan insanların temiz su bulması için yardımcı ol.

 

  • Her sene kurban geldiğinde dolaba stok yaptığın etleri bu sene fakirlerle paylaş. İhtiyacı olan öğrenciler bul. Onları sevindir.

 

  • Sabah işe gelirken somurtarak mı geliyorsun? Al sana bir iz daha bırakma fırsatı. İşyerindeki arkadaşının çayını sen doldur. Yanında getirdiğin simitini onunla paylaş.

 

  • Belediye ağaçlandırmadı diye kızdığın yer var ya. Güzel bir fidan al. Oraya o fidanı sen dik.

 

  • Derdini meseleni anlatacak insan mı yok etrafında. Otur bilgisayarın başına twitter, facebookta tatil fotoğraflarını beğeneceğine blog yaz. Belki senin gibi başka bir dertli insan da bulursun. 😊

 

  • Kütüphanende duran kitapları okumayı seven bir arkadaşınla paylaş.

 

  • Güzel, hayırlı bir evlat yetiştir.

 

  • Yaptığın işte sahip olduğun meslekte yılların tecrübesine sahipsin. Bunları seninle birlikte mezara götürme. Tecrübeni aktar. Bildiklerini öğret insanlara

“Bana bunlar küçük geldi. Daha büyükleri lazım” mı dedin? Hayal kur o zaman. Tek yapman gereken bu. Dünyayı değiştiren şeyler sadece bir kişinin hayal kurmasıyla başlar.

Öyle bir şey yap ki senden sonra yıllar boyu senin adının isminin dünya semalarında yankılanmasına sebep olsun.

Unutma! Çok fazla vaktin yok! Fırsat varken harekete geç.

Yapabileceklerinin sonu yok. Yeter ki harekete geç. Karanlığa bakıp küfredeceğine aydınlığa bak gözlerin kamaşsın. Yaptıklarını dünyaya bıraktığın izi kimse bilmiyor mu? Sen biliyorsun ya yetmez mi? Belki sen de bilmiyorsun. Allah biliyor yetmez mi? “İyilik yap denize at” diye atalarımız boşuna dememişlerdir değil mi?

Bana göre karşılığını sadece Allah’tan bekleyerek iyilik yapmanın hazzı dünya üzerindeki başka hiçbir şeyle mukayese edilemez.

Bu yazıyla birlikte ben kendime göre bir “iz” bıraktım. Başka izler bırakmaya da devam edeceğim elbette.

Varın gerisini de siz düşünün 😊

Başka bir yazıda buluşmak üzere inşallah…

Selametle

 

Gerçekten Mutlu musun? Aradığın Mutluluğu Nasıl Yakalayabilirsin?

Bu yazıda herkesin farklı cevaplar verebileceği bir konuyu yazmak istedim. Yüzyıllardır insanların cevabını aradığı sorular var. Bunların en başında da “mutluluk” geliyor değil mi? Her cinsten, her milletten, her inançtan insan arasında az bulunur ortak paydalardan biri…

Mutlu Olma İsteği…

Tüm savaşlar, kavgalar, mücadeleler, tatiller, evlilikler ve hatta boşanmalar… Hepsi tek bir nedene dayanıyor.

Daha mutlu olmak!

Ömrümüz boyunca yaptığımız davranışların arka planında tek bir neden var. Mutlu bir hayat yaşamak. Öyleyse neden bu kadar uğraştığımız halde mutlu olmayı beceremiyoruz? Niye sürekli bir huzursuzluk hali mevcut?

mutluluk

Çok fazla soru sordum farkındayım. Ama esas problemin kendimize doğru soruları soramamaktan kaynaklandığını düşünüyorum.

Bu soruları BM’de (Birleşmiş Milletler) her yıl insanlara sorarak dünya mutluluk endeksini açıklanıyor. Ülkelere göre mutluluk sırası her yıl güncelleniyor. Bu çalışma yapılırken değerlendirme kriteri olarak belirlenen 6 başlık var. Bu başlıklara göre ortalama bir mutluluk haritası ortaya çıkıyor. Örneğin son yayınlanan rapora göre Türkiye bu yıl 69. sıraya yükselmiş. Tabi ki bu durum o ülkede yaşayan insanların mutluluğu ile ille de doğru orantılı değil. Dünyanın en mutsuz ülkesinde bile hala çok mutlu insanlar elbette var. Ya da tam tersi sen öyle diyorsun da Eyy BM ben çok mutsuzum diyenler elbette var. Bu rapor bu sebeple bizim için referans değil. Bu raporu “Mutluluğun” herkesin ortak paydada kafaya taktığı bir konu olduğunun anlaşılması için paylaştım. Detaylı bilgi için buradan raporu inceleyebilirsiniz.

dunyamutlulukharita

Bu raporda fark etmenizi istediğim şey mutluluk kriterleri. Yapılan araştırma bu kriterlere göre ülkeleri sınıflandırıyor. Bunlar temelde mutlu olmanın ön koşulları ve bunlarda ne kadar artış varsa insan mutluluğu o oranda artıyor denebilir.

  1. Özgürlük – (İstediğin hayatı yaşayabilme)
  2. Kişi başına GSYİH (Gayri Safi Yurt içi Hasıla)
  3. Sağlık
  4. Sosyal iletişim (Aile-Arkadaşlık-Akraba İlişkileri)
  5. Cömertlik
  6. Güvenilir İlişki Kurma (Yolsuzluk v.b. şeylerin azlığı)

Bu raporun üzerine Dünya Sağlık Örgütü’nün Dünya İntihar Vakası raporunu da eklediğimizde durum daha karmaşık bir hal alıyor. Aşağıdaki grafikte koyu renk ile belirtilen ülkeler en çok intihar vakalarının yaşandığı ülkeler olarak işaretlenmiş durumda.

dunyaintiharoran

Mutsuzluk ile İntihar oranlarının ters orantılı olmasını bekleriz değil mi? İnsanlar mutlu iken durduk yere intihar edecek değil elbette. Bu iki rapora birlikte baktığımızda durumun hiçte öyle olmadığı anlaşılıyor. İskandinav ülkeleri, Kore ve Japonya gibi ülkeler dünyanın en mutlu ülkeleri iken diğer yandan da dünyada en çok intihar vakalarının karşılaşıldığı ülkeler olarak karşımıza çıkıyor.

Kafanız iyice karıştıysa biraz daha karıştırmaya devam edeyim. 😊

Bu anlattıklarıma ilave olarak Dünya tarafından kabul görmüş ve Abraham Maslow tarafından geliştirilmiş “Maslow İhtiyaçlar Piramidinden” bahsetmek istiyorum. Bu piramit insanın dünyaya geldiği andan itibaren ihtiyaç duyduğu şeyleri önceliklendirir. Piramide baktığımızda insanın en öncelikli ihtiyacının Fizyolojik (Yeme, içme, Tuvalet v.b.) ihtiyaçlar olduğunu görürüz. Piramidin en alt kısmındaki ihtiyaç karşılandıktan sonra piramidin bir üst katmanına çıkılabilir anlamına gelmektedir. İnsanların fizyolojik ihtiyacından sonra diğer ihtiyacı güvenli bir ortamda bulunmak. Bunu sağladıktan sonra da sahiplenilme (Anne, Baba, Eş v.b..) ve sahiplenme (Çocuk, Araba, ev telefon v.b.) ihtiyacı hisseder. Bu ihtiyaçları da tamam olduktan sonra kendisini ifade edecek “değer ihtiyaç” arayışında olur. Bunlar toplumda saygın bir yer kazanmak, başarılı olmak, ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, hayvan haklarını korumak v.b. şeklinde ifade edilebilir. Bundan sonraki piramidin en üstündeki katman ise insanın kendini gerçekleştirmesi olarak ifade edilir. Bu katmana çıkan insanların sayısı çok çok azdır. Kendi dilimiz ile ifade edersek bu katman insanın “derviş olmuş” halidir. Nefsini terbiye etmiş dünyalık bir şeye ihtiyaç duymadan kendini ifade edebilen bir Yunus Emre bir Mevlâna olma halidir. Dünyalık zevk, heves ve çıkarlardan uzak kalabilme, bunlar olmadan yaşayabilme halini ifade eder.

maslow

Şu ana kadar paylaştığım 3 grafiğin analizini birlikte yapalım. Buradan mutlu olma halinin nasıl olabileceğini ve mutluluğu nasıl yakalayabileceğimizi bulmaya çalışalım.

İnsanların mutlu olabilmesi için öncelikle piramidin ilk iki katmanında bulunan ve dünya mutlu ülkeler tablosunda bulunan ülkelerin sahip olduğu kriterlerin öncelikle gerçekleşmesi lazım. Söz gelimi Sağlık ve Özgürlüğün olmadığı bir durumda insanlar elbette mutluluktan bahsedemezler. Evini geçindirmekte zorlanan bir insanın, savaş şartlarında mülteci olan bir insanın mutluluğundan elbette bahsedemeyiz. Dolayısıyla bu ülkelerde ortalamada insanların diğerlerinden daha mutlu olması ihtiyaçlarının diğerlerinden daha fazla karşılandığından kaynaklanmaktadır. Yani insanın ihtiyacını ne kadar karşılarsan insanı o kadar mutlu edersin. Bu söz doğru fakat bir yere kadar… Bu söz tamamen doğru olsaydı bu ülkelerdeki intihar oranlarının bu kadar yüksek çıkmaması gerekirdi. İşte bu durumda intihar oranlarının fazla olmasının sebebi insanın ihtiyaçlarını sonsuz olarak karşılasanız da bir noktadan sonra hiçbir şeyin tatmin etmediği bir insan haline dönüşmenizin söz konusu olmasıdır. Bu yüzden piramidin en üstüne doğru çıkabilen insan sayısı çok azdır. İnsanların çoğu piramitteki “ait olma” ve “kendini değerleme” ihtiyaçları arasında gidip gelmekte ve bunların karşılandığı oranda mutlu olabilmektedir.

Bu yüzden artık;

  • Facebook ve instagramda aldığı beğeni az diye mutsuz olan,
  • Arkadaşı 5 dk. geç kalınca sinirden çılgına dönen,
  • Tuttuğu takım yenildi diye hayatı kendine zindan eden,
  • Sıkıntı ve dertlerle yüzleşmek yerine onları sürekli erteleyen,
  • İstediği yemeği yiyebilmek için kilometrelerce yol gitmekten geri durmayan,
  • Whatsapp’ta mesaj atınca geç cevap verdi diye sinirlenen,
  • Gülümsemenin yetmediği çılgınlar gibi eğlenmeyi isteyen,
  • Hep “Daha Fazlasını İste” mesajına maruz kalan,
  • Trafikte sürekli gergin ve her yanlış hareket yapana küfreden insanlar haline geldik.

Dünyada yapmaktan en çok zevk aldığınız şeyi düşünün. Bu şeyi onlarca ya da yüzlerce kez yaptığınızı hayal edin. Evet artık o çok zevk veren ve sizi mutlu eden şeyin, artık sizi de mutlu etmez hale getirdiğini göreceksiniz. Bir noktadan sonra insanı hiçbir şeyin tatmin etmediğini görüyoruz. Hayatımıza konfor olarak giren şeyler belli bir süre sonra standart haline gelince, insanlar bir üst konfora geçmek istiyor. Ama dünyada ulaşabileceğiniz konforun da belli bir sınırı var. Bugün dünyanın en zengin adamında da ben de de aynı telefon var. Giydiğimiz kıyafetlerin kalitesi arasında dağlar kadar farklar artık yok. Elbette herkes Ferrari’ye binmiyor fakat ekonomik olarak sınıf farkları eskiye göre çok azaldı. Hala bir Köşk’te oturmuyoruz ama bizim evlerimizde neredeyse köşk kalitesinde. Küreselleşmenin birçok kötü sonucunun yanında bu yönden bir iyi tarafı olduğunu da söyleyebiliriz.

Dünyanın bu gün geldiği noktada piramidin en alt 2 katmanından yukarıya çıkan insanların sayısı hiç bu günkü kadar fazla olmamıştı. En basitinden, eskiden insanların nasıl yıkandığını, sıcak suya nasıl ulaştığını ve nasıl kıyafetler giydiğini düşünün. Şimdi çöpe attığımız bir kıyafet için bundan 200 yıl önce insanlar günlerce emek harcıyordu! Bunlarla birlikte artık her şeye daha kolay ulaşabilmek insanların fazla bir emek sarf etmeden istediğini elde etmesi mutlulukların daha geçici olmasına tatminsiz bir hayat yaşamamıza sebep oldu.

Tanıdığınız en yaşlı insanın yanına gidin ve hayat ile ilgili konuşmalarına bakın göreceksiniz ki elinde olduğu kadarıyla yaşadığı hayat için Allah’a şükür halindedir. Bir de bu zamanda yetişen ve her istediği gerçekleşen 10 yaşındaki çocuklarla konuşun. Sınırsız oyuncakları, mükemmel bilgisayar oyunları var ama çocukları tatmin etmek bu zamanda artık çok zor bir hale geldi.

Bu kadar açıklamadan sonra işin çözümüne yani “Mutlu Olabilmenin” ne olduğuna gelirsek benim tespit edebildiğim 5 etkeni paylaşmak istiyorum.

  1. Mutluluğu yakalamakta en önemli unsur “Kanaat” etmek.

Bize verilenlerle mutlu olabilmeyi öğrenmek. Çünkü insan olarak nefsani olarak isteklerimizin sonu gelmeyecek. Onu yedirdikçe dediklerini yaptıkça, içimizdeki “Canavarı” daha da büyütmekten başka hiçbir şey olmayacak. Mutlu olmanın 1. Formülü kesinlikle kanaatkâr olmak.

  1. Mutluluk dediğimiz şey; İstediğimizi elde ettiğimizde değil, elde etmeye giden süreçte sona yaklaştığımız andır.

İmkânınız olduğunda yeni bir araba almanın heyecanı ve keyfi arabayı aldıktan sonra aldığınız keyiften çok daha fazladır. Bir süre yeni arabanız olduğuna sevinirsiniz sonra geçer. Bu örneği çoğaltabiliriz. Tatile gittiğiniz anı düşünün, arkadaşlarınızla özel bir günde buluşmak için hazırlandığınız zamanları düşünün, iş yerinde bir projeyi başardığınız başarmaya yaklaştığınız anı düşünün. Bu süreçler insanın hayatındaki en mutlu anlara denk gelmektedir.

  1. Mutlu olmaya çalışmayın. Pozitif yaşayın. Huzurlu olmayı isteyin.

Bütün amacınız mutlu olmak üzerineyse bu durum sizi bunaltan esas sebep olabilir.  Bir insanın yaşadığı ömrü tamamen mutlu ve tamamen üzgün olarak geçirmesi düşünülemez. Hayat “anlardan” ibarettir. Geriye döndüğünüzde bu anların üzerinizdeki etkisi ile mutluyum ya da mutsuzum dersiniz. Bazen öyle bir şey olur ki her şeyi siler süpürür sizi çok mutlu ya da çok üzgün yapar. Bize düşen nefesi sayılı ömrümüzde anın farkında olarak ve düzgün yaşamaya çalışmaktır. Bu yüzden mutluluk kelimesi yerine “Huzur” kelimesini kullanmanın doğru olduğunu düşünüyorum. Başka dillerde karşılığının tam olmadığını düşündüğüm kadim kültürümüzden bize gelen çok güzel bir kelime “Huzur”.  An’ı değil bir süreci ifade eden belli bir olgunluk seviyesindeki insanların kullanılabileceği bir ifade bu.

  1. Ömür boyu sönmeyecek bir Işığınız / İdealiniz / Davanız olsun.

Bu ışık öyle bir ışık olmalı ki son nefesinize gelseniz bile bu amacınız için çalışmaktan uğraşmaktan geri durmamalısınız. Bu ışığınız sayesinde bir ömür odağınızı kaybetmeden yaşar ve gerçek mutluluğu yakalarsınız. Mevlâna ve Yunus Emre gibi gönül erlerini ayakta tutanın bu sönmeyen ışıkları olduğunu düşünüyorum.

  1. Kendinizi mutlu etmek için değil başkalarını mutlu etmek için yaşayın.

Kişisel Gelişimcilerin söylediğinin tam tersini söylüyorum. Kendiniz için yaşamayın.  Başkasını mutlu etmenin verdiği hazzı başka hiçbir haz ile karşılaştıramıyorum. Yaptığınız iyiliklerle, en başta yakın çevrenizden başlayarak mutlu edebildiğiniz insanların sayısını arttırın. Bir yakınıma hediye almak bana alınan hediyeden benim için daha mutluluk vericidir. Eğer ben kendimi mutlu etmekten daha mutlu oluyorum diyorsanız bu sizin hayatı daha ben merkezci yaşadığınızı gösterir. Bu durumdan kurtulmadan mutluluğu yakalamanın çok zor olduğunu düşünüyorum. Bugüne kadar bana hayatın öğrettiğinden öğrendiğim şudur:  Bencil insanlar hiçbir zaman gerçek mutluluğu yakalayamazlar. Bu yüzden bencillikten kurtulmak gerekir. Bunun da ilacı fedakârlık yapmaktır. Bunu yaptığınızda daha iyi bir insan olmaya başladığınızı ve daha mutlu olduğunuzu göreceksiniz. Piramidin en üst katına çıkabilmekte ancak bu şekilde olur diye düşünüyorum. Hiçbir mecburiyeti yokken Afrika’daki insanlara gidip yardım eden “Yeryüzü Doktorları” bu mutlular silsilesinin en güzel örneği. Gidenlerin hayatlarını ve hikayelerini mutlaka okuyun, dinleyin

Umarım daha huzurlu bir hayat yaşama yolunda ufak da olsa bir nebze katkım olmuştur. Sizlerin değerlendirme ve yorumlarınız benim de ufkumun genişlemesine sebep olacaktır.

Gelecek yazıda buluşmak üzere inşallah…

Selametle

Gökhan…

 

Beni Olduğum Gibi Kabul Et ve Değiştirmeye Uğraşma!

Yıllar boyu kendime sorduğum soruyu sizlere sormak istedim bu yazıda. İnsanlar değişebilir mi? Yoksa herkesi olduğu gibi kabul edip değiştirmemeye mi çalışmalıyız?

Çalışma hayatında, ailede ya da bulunduğumuz ortamlarda yaşadığımız tartışmalar açmaza girdiğinde genelde en son kurulan cümle  “Herkesi olduğu gibi kabul edeceksin” şeklinde olur. Çünkü genelde tartışmada bir sonuç yoktur. Tartışmanın tarafları karşı adımı atmadığı için, konuşma içinden çıkılmaz bir hal alır ve sonunda “Kimse kimseyi değiştirmeye çalışmasın. Herkes, herkesi olduğu gibi kabul etsin” cümlesi ile genellikle tartışmalar sonuçsuz olarak biter.

Peki bu tavır sizce doğru mu? Gerçekten de herkesi olduğu gibi kabul etmeli miyiz?

Öncelikle uzatmadan kendime göre net cevabı vereyim. Hayatımda değer verdiğim, sevdiğim insanları ve en başta kendimi hiçbir zaman “olduğu gibi” kabul etmedim.  Ölene kadar da yapacağım en son şey olduğu gibi kabul etmek olacak.

Ama… Bu işin bir de aması var.

Aması şu. İnsanları kendi istediğiniz gibi olmaya zorlamak onları değiştirmek hakkı size ait değil. Bunu insan ancak kendisi isterse yapabilir. Sizin doğrularınıza göre sevdiklerinizi zorla değiştirmeye çalışmak işi içinden çıkılmaz hale getirir. Bize düşen sevdiklerimizin hatalarını görmesine ve kendini düzeltmesine yardımcı olmaya çalışmak. İnsanlara değişmiyor diye baskı yapmak çoğu zaman daha tersi etkilere neden oluyor.

Öncelikle “Ben böyleyim beni olduğum gibi kabul et” cümlesini kurmaktan kurtulmamız lazım. Etrafınızda bu cümleyi kuranların şu atasözünün birebir karşılığındaki insanlar olduğunu göreceksiniz. “7’sinde ne ise 70’inde de o…

Oysa o kişi için bu atasözünün yerine şunu  demek daha güzel olurdu diye düşünüyorum; Hayatı boyunca yaşadıklarından ve yapılan uyarılardan gerekli dersleri çıkardı ve buna göre düzgün bir hayat yaşadı.

Olduğu gibi kabul et derken neyi kast ediyoruz? Yıllar içinde yaptığım gözlemler ve örneklere dayanarak şunu söyleyebilirim ki insan gerçekten istediği bir şeyi “yapabilir” ya da “yapmaktan vazgeçebilir”. Ama burada kritik olan gerçekten bunu yapmayı istemek ve irade sahibi olmak. Sigarayı bırakmak gibi, yanlış giden hayatını düzene sokmak, daha fazla kitap okumak gibi…

Bu dünyaya bir ömür aynı kafayı yaşamak için gönderilmedik. Allah bizi bir fıtrat üzere dünyaya gönderdi. İçimize nefsi koydu. Şeytanı da düşman olarak belirledi. Ne yapmamız gerektiğini Kitaplar ve Peygamberleri ile söyledi. Eğer biz “Ben böyleyim, beni böyle kabul edin” demeye devam edersek bir ömür ölene kadar aynı insan olarak yaşamaya devam edeceğiz. Oysa Allah bize nefis ve şeytan ile mücadele etmeyi emretti. Sadece bu bakış açısı bile kendimizi değiştirmek için yeterli bir sebep aslında. Bunu hayatının bir noktasında yapan, yaptığı yanlışlardan vazgeçip tövbe eden yüzlerce insanı etrafınızda görebilirsiniz.

Onların en büyük özelliği yanlış yaptıklarını gördüğünde diretmeyerek, doğru olanı yapmaya çalışmalarıdır.  Bir insanda olabilecek en büyük erdem bence bu özelliktir.

Burada işin karıştığı nokta şu; insanın fıtratından kaynaklı olarak hayatını etkileyen davranışları değiştirmek ve düzene sokmak çok kolay değil. Bunu bir örnekle açıklarsak; Çabuk sinirlenen tabiata sahip bir insanın bir anda çok sakin bir insana dönüşmesi elbette mümkün değildir. Ama bunun için mücadele ettiğinde, zaafının üzerine gittiğinde insan sıkıntısını düzeltebilecek bir hale gelebilir.

Burada en güzel örnek Hz. Ömer’dir. Müslüman olmadan önceki hayatı ile müslüman olduktan sonraki hayatını okuduğunuzda bu farkı bariz olarak görebilirsiniz. Özellikle halifelik döneminde Hz. Ömer’in nasıl halim, selim bir insan olduğunu hayatını okuduğunuzda idrak edebilirsiniz. Adalet timsali halifenin zaman zaman bu çabuk sinirlenen halini gösterdiği tavırlar olmuş, fakat ömrünün son dönemlerine doğru o Ömer gitmiş yerine başka bir Hz. Ömer gelmiştir. Bu durum da yaşanan iç mücadeleye en güzel örneklerden biridir.

Bu durumun günümüzde de birçok örneği var. Lütfen etrafınıza dikkatli bakın. Özele girdiği için ismini paylaşamadığım arkadaşlarımdan örnek vereyim.

Fıtratı çabuk sinirlenmek ve asabi olmaya programlı arkadaşım, kendisini bu konuda öyle bir eğitti ki artık çok daha sabırlı bir insan haline geldi.

Günlük hayatında çok somurtkan olan başka bir dostum, uyguladığı tekniklerle çok daha güleryüzlü bir insan haline geldi.

Kendim ile ilgili de şu örneği verebilirim. Yıllar boyu ta çocukluğumdan beri topluluk önünde konuşmakta zorlanan bir birey oldum. Telefonda bile tanımadığım biriyle konuştuğumda sesimin titrediğini hatırlıyorum. (Şimdinin cep telefonu ile dünyaya gelenleri bunu anlayamazlar 🙂 ) . Bu konuyu çözebilmek için çok ciddi mücadeleler verdim. Etkili konuşma, hitabet ile ilgili konularda kitaplar okudum ve kendimi topluluk içinde konuşmama fırsat verecek ortamlarda rezil olma pahasına denedim. Bugün geldiğim noktada artık bu konuyu kendime problem etmeyen biri olarak hayatıma devam ediyorum.

Şu anda okuduğunuz bu blog da bunun başka bir denemesi. Yıllarca kendime yazı yazamayacağım ile ilgili engeller koydum. Şimdi bu mecrada hiç kimse okumasa bile oğlumun bir gün okuyacağını düşünerek yazılar yazıyorum. Bu seneki hedefim her ay en az bir yazı yazmak. Bence sizde deneyin 🙂

Burada mesele şu; insanın kendisiyle uğraşması.  Bunu yapmak zor geldiği için insanlar hep karşısındakini değiştirmeye odaklı bir yaşam sürüyor.

Bunun için ne yapmamız lazım? İsterseniz onlara bir bakalım.

Değişim İçerden Başlar

İnsanın kendinde olan yanlış bir şeyi değiştirmeye çalışması bir nevi “gönüllü ızdırap” çekmektir. Bunu yapmak elbette kolay değil. Aradan yıllar geçtikten sonra bazı şeyleri doğru yöne sevk edemediyseniz, bir şeylerin yanlış gittiğini görmek kadar insanı yıkan başka bir şey olmayacaktır. Bu yüzden bu ızdıraba katlanacağız. Bu ızdırap kişinin ancak kendi rızasıyla olabilecek bir şeydir. Sonuç alabilmek için de uzun süre mücadele gerekecektir.

Burada şu örneği aklınızda tutmanızı rica ediyorum. Bir yumurtadan canlı ve sağlıklı civciv çıkabilmesi için, yumurta kuluçka süresinde belli bir kıvama geldikten sonra civcivin yumurtayı “içeriden” kırması ile hayat başlar. Eğer siz civcivin işini kolaylaştırayım diye “dışarıdan” müdahale ederseniz civciv için hayatın da başlamasına engel olursunuz. O yüzden bırakın başkalarını, sadece kendinizle uğraşın.

yumurta

Yeter ki isteyin! Mutlaka bir yolunu bulursunuz.

birseyiyapmak

Burada Cahit Zarifoğlu’nu tekrar anmakta fayda görüyorum. Ne diyordu üstat?

 cahitzarifoglu

Tartışmaları Fırsat Olarak Görün

Öncelikle çok ciddi bir tartışma kültürü problemimiz var. Tartışmayı bilmiyoruz. Televizyon programlarındaki gibi sesi yüksek çıkanın haklı olduğu konuşmalar cereyan ediyor etrafımızda. Tartışmalarda yapılan en büyük hata, konuşurken kendi fikrinin doğru olduğunu savunmak ve haklı olduğunu ispatlamak için konuşmak. Bu durumda karşı tarafın ne dediğinin hiçbir önemi yok. Konuşulacak konu ile ilgili tüm argümanları sırala. Argümanlar bitince de kavga et. Olay bu.

Diğer bir konu ise -en az bunun kadar tehlikeli olanı- sadece sizinle aynı fikirdeki insanlarla konuşmak. Bu günümüzde en çok karşılaştığımız problemlerden biri. Örneğini siyasi tartışmalarda çok görüyoruz. CHP’liler, MHP’liler ve Akparti’liler hep %100 haklılar. Tartışmaları sadece kendi içlerinde konuştukları için hepsi de %100 haklı ve doğru yoldalar. En ufak bir hataları bile yok. Sonucu bugün siyasette geldiğimiz durum.

Gelin- Kaynana ilişkilerine bakın. Kaynanalar kendi arasında hep haklı. Gelinlere bakarsanız da gelinler hep haklı.  Ama bir araya gelip konuşma kültürü olmadığı için problemler her zaman daha da içinden çıkılmaz hale geliyor.

Sabrederek sonuna kadar dinlesek, empati yaparak karşımızdakinin bize gerçekte ne söylemek istediğini anlasak bir çok problem kendiliğinden çözülecek.

Hatanızı Kabul Etmek Geri Adım Atmak Değildir. Sizi Küçültmez.

Tartışmadan daha sıkıntılı olan bir konu ise insanlar hatalı bile olsalar egolarını yenerek geri adım atmakta zorlanıyorlar. Karşısındakine kusura bakma, özür dilerim bu konuda haklısın, bundan sonra dikkat edeceğim gibi hatayı kabul eden ifadeler kullansa çoğunlukla karşı taraftan gerekli yumuşamayı görüyorlar. Ama işi keçi inadına vardırarak sürekli kendi tarafından baktığında insanlar kendisindeki sıkıntıyı göremez hale geliyor.

Unutmayın! Bardağın yarısı dolu ise diğer yarısı boştur. İkinizin de haklı ve doğru olabileceği durumlar her zaman olabilir. Kimi insan önce olayların olumlu yönlerine bakarken, bazı insanlarda önce olumsuz yönlerini görürler. Bunu bilerek buna göre hareket edersek sıkıntılarımızı çözeceğiz.

Kendinizi Yargılayın.

Yaşadıklarınız neticesinde sürekli birilerinin size geri bildirim vermesini beklemeden, yaşadığınız olaylar ile ilgili kendinizi yargılayın. İnsanın kendisine yaptığı yorumlar kadar hiçbir yorum daha acımasız olamaz. Ama bunlardan yeniden doğuşlar, doğru kararlar ve davranışlar meydana gelecektir.

Daha güzel günlerde görüşmek üzere…

Selametle…

A. Gökhan GENÇ