Burası Türkiye… Güzel İnsanların Ülkesi

Yazının başlığı garip mi geldi? Çünkü ne hikmetse artık ülkemizde iyi insan kalmamış gibi görünüyor. Gazetelere, televizyona ve sosyal medyaya bir bakın. Etrafımızda ne kadar katil, sapık, hırsız varsa sanki hepsi etrafımızda… Peki ya Avrupa? Hele İskandinavya ülkeleri… Dünyanın en güzel insanları orada yaşıyor. Peki gerçekten de durum bu mu acaba?

Her şeyden önce ülkemizin güllük gülistanlık olduğunu hiçbir problemin olmadığını söyleyecek kadar “Poliyanna” değilim. Ama günlük konuşmalarda, internette ve tüm mecralarda sürekli olarak Türk insanının ne kadar kötü, art niyetli ve üç kağıtçı olduğu üzerine konuşmalara denk geliyorum. Durumun abartıldığı kadar da kötü olduğunu düşünmüyorum. Bizim milletimiz ile ilgili söylenecek olumsuz bir şey varsa bence bizimle ilgili en olumsuz özellik sürekli olarak bardağın boş tarafı ile meşgul olup bardağı doldurmaya uğraşmak istemememizdir.

Bir şeyi yapmak ve düzeltmek yerine; eleştirmek, dedikodu yapmak, konu ile ilgili tweet atmak, yaşamadığın bir acı üzerine konuşmak, şikâyet etmek, isyan etmek her zaman çok kolaydır ve bunların hiçbiri için ilave bir gayret harcamaya gerek yoktur. Kendiliğinden oluverir. İş yerinizdeki ortamı düşünün. Akrabalarınızla bir araya geldiğiniz anları hatırlayın. Çok yakın arkadaşlarınızla güzel bir ortamda iken yaptığınız muhabbetleri hatırlayın. Biz millet olarak bütün bir devlet erkanından daha fazla devlet işlerini, bir teknik direktörden daha fazla futbolu, bir din aliminden çok daha fazla da din meselelerini biliriz!  Sayılacak tek olumsuz bir özelliğimiz olacaksa o da bilip bilmeden boşa konuşmamızdır. Bir de bunun üzerine artık yaptığımız işe verilen kıymetin ölçülmesi “reyting”, “retweet” ve beğeni sayıları gibi kriterlerle ölçülmeye başladığından ötürü tüm meselemiz olması gerekeni söylemek değil etki bırakacak bir şey söylemek haline geldi. Bence işin olumsuz tarafının özeti budur.

Bize bu hastalık son 50 yılda adına “medya” dediğimiz şeyden bulaştı. Medyada adına haber denilen şey bizi mahvetti. Çünkü medyamız haberi şu şekilde anladı; bir şeyin haber olması için belirtilen tanım şudur. “Eğer bir köpek adamı ısırıyorsa haber değildir ama adam köpeği ısırıyorsa işte o zaman haberdir.” Bugün tartıştığımız haberlerin birçoğu adamın köpeği ısırdığı haberlerdir. Olması gereken akışta giden konuları hiçbir zaman konuşmadığımız için 1 tane adamın ısırdığı köpek yüzünden köpekleri masum adamları ise suçlu ilan ettik. Bir de bunun üzerine Siyaset Meydanı, A Takımı gibi programlarla -konu hakkında hiçbir fikri olmayan- halka mikrofon uzattıkça hepimiz “Ben bu işin en doğrusunu biliyorum” demeye başladık. Bununla da yetinmedik içinde futbol dışında her şeyin konuşulduğu “Telegol” gibi programlara maruz kalınca iyice ayarı kaçırdık. Elimize de telefonu verince artık gelsin tweetler, gitsin yorumlar hepimiz siyaset uzmanı, askeri ateşe, teknik direktör ve din alimi olarak iyice kantarın topuzunu kaçırdık.

karikatur_gercek_sanal
Sanal mı? Gerçek mi?

Kadın programlarında tartışılanlar, en çok okunan gazetenin sayfasındaki manşetler, magazin dünyasında yaşananlar, televizyon dizilerinde yaşanan aile ilişkileri ve yaşantısı, kadın-erkek ilişkileri, youtube’da en çok izlediğiniz kedi videoları, youtuber annelerin çocuk yetiştirme hikayeleri, survivor’da her gün yaşanan kavgalar…

İşte buradan haykırıyorum. O izlediğiniz insanlar gerçek değil. Onlar her gün sokakta gördüğünüz görebileceğiniz insanlar değil. Seksen milyonluk bir milletin gerçeği, örneği referansı bu izletilenler bu konuşulanlar olamaz. Çok çok ufak bir zümrenin yaşadıkları saçma sapan hayatı sürekli konuşup, söyledikleri şeylere değer verip kulak kabartmak bizim en büyük yanlışımız. Bugün bu girdabın içine kapılan dünyadaki tüm milletlerden insanlar, bilinçli bir oyunun kurbanı olarak yaşamlarını sürdürmeye devam ediyorlar. Sorgulamayan, her söyleneni olduğu gibi kabul eden, kızgınlığını ve sevincini sadece bir ekrana bakarken yaşayan insanlar topluluğu var artık. İstedikleri şey bize verileni, söyleneni çizilen resmi olduğu gibi kabul etmemiz. Bu sayede ticari döngüyü sürdürebiliyorlar çünkü…

Kötüyü ne kadar çoğaltır ve her bulunduğunuz ortamda bundan bahsederseniz işte o zaman kötülüğü azaltayım derken daha çok çoğaltmaya sebep olursunuz. Dün reyting kaygısı ile kadın programlarında gördüğümüz tekil dediğimiz olayların bugün çoğaldığını, insanların artık eskisine göre çok daha kolay boşandığını görünce isyan etmeye başlıyoruz. Çünkü yaşanan olumsuzluğu toplum olarak olağan bir olgu haline getirince şaşırma duygumuzu kaybediyor ve sonuç olarak yanlışı ve doğruyu umursamayan bir toplum haline dönüşüyoruz.

Yeşilçam dönemince çekilen uyanık, dolandırıcı tipli adamların başarılarının konu edildiği filmlerin toplumun bilinçaltına verdiği mesajı kaçırmamak gerekir. Bugün hala kısa yoldan hak hukuk tanımadan işler yapan insanların kurduğu “Namuslu ve dürüst olursan bu ülkede bir şey yapamazsın” cümleleri o zamanda çekilen filmler sebebiyledir. Köylerde yaşayan tüm ağaların kadın düşkünü ve görgüsüz resmedildiği, bütün imamların kaypak ve sözüne güvenilmez insanlar olduğuna dair izleri neredeyse o dönem çekilen bütün filmlerde görürsünüz. İstanbul’a taşı toprağı altın diye gelen saf köylünün nasıl profesyonel bir dolandırıcı haline getirildiği filmleri unutmayalım. Kapitalist sistemin bize yıllarca tereyağını bile zararlı diye yedirmeyerek onun yerine margarini sağlıklı diye yutturduğunu yaşı otuz ve üzeri olanlar hatırlayacaktır. Halkımıza bilgisi eksik diyebilirsiniz ama hiçbir zaman bu topraklarda yaşayan insanlar erdemini ve irfanını kaybetmemişlerdir.

Bundan sonra yazdıklarımı bir hamaset duygusu ya da gaz vermek amaçlı yazmıyorum. Tamamen inanarak yazıyorum. Biz güzel bir ülkenin, güzel insanlarıyız. Mayamızda hamurumuzda İslam’la yoğrulmuş kadim bir medeniyetin evlatlarıyız.

Bu ülke sahip olduğu kadim miras ile birlikte, bilinen tarihin başlangıcından beri tarih sahnesinde rol oynayan, çağ açıp çağ kapatan, insanlığa medeniyeti, temizliği ve teknolojiyi öğreten ve ahlaki duruşundan tarihin hiçbir döneminde taviz vermeyen insanların bir araya getirdiği bir ülkedir. Örnek lazım gelirse şunu söylerim; dün Çanakkale’de olanların ve oradaki ruhun bugün Afrin’de tekrar yaşandığını görebilirsiniz. Dün kuşlara su içmesi için suluk yapmayı, kuşlara yuva yapmayı bile mimarinin içinde barındıran ruhun; bugün aynı ruh ile dışarıda aç kalan hayvanlar, soğukta üşüyen hayvanlar için mücadele eden insanlardaki ruh olduğunu görebilirsiniz.

Dünya üzerinde zor durumda olanlara, mültecilere, fakirlere, savaş mağduru insanlara bizim kadar yardım eden, koruyup kollayan başka ikinci millet göremezsiniz. Çünkü biz komşusu aç iken karnı tok olamayan ümmetin neferleriyiz. Bu ülke topraklarında toplamda 3.5 Milyon mülteciyi misafir ediyoruz. Bu rakam bazı Avrupa ülkelerinin nüfusu ile eşdeğer. Lütfen bunları gözden kaçırmayalım. İster Arakan’a gidin, ister Kudüs’e, ister Bosna’ya… Nerede bir mağduriyet varsa Türkiye’nin de orada olduğunu görmek kimseyi şaşırtmayacaktır.

8-9 ülkeyi gezmiş birisi olarak Anadolu insanının samimiyetini, kadirşinaslığını ve hak bilirliğini bugüne kadar başka hiçbir memlekette görmedim. Bir ortama kendinden yaşça büyük bir insan girdiğinde hala edebinden yerinden kalkan ayak ayak üstüne atmayı bile terbiyeye aykırı sayan insanların olduğu bir ülkede yaşadığımızı unutmayalım. O güzel insanlar sigara içerek hata bile yapsa büyüğünün karşısında saygıdan sigara içmeyi bile kendine çok görecek kadar saygılı insanlardır.

Mevcut durumdaki negatif durumu düzeltmek için yapmamız gereken şey belli.

İyilik yapmak. Yalnız bir püf noktası var.

Karşındaki insanların sana iyilik yapmasını beklemeden iyilik yapmak

Bu kadar…

Komşunu arayıp sormak mesela, Gördüğün bir yetimin başını okşamak, Akrabalarınla bir araya gelmek için organizasyon düzenlemek, Baharın geldiği bu aylarda gidip bir fidan dikmek, Hiç tanımadığımız bir insana yolda selam vermek, gülümsemek, yolda gördüğümüz çöpü yerden alıp çöpe atmak…

İşte bunları yaptığımızda ve iyilikleri çoğalttığımızda, dışarıdan gelen olumsuz etkilere karşı kalkanımızı giyip bu dünyada savaşmaya devam etmiş oluruz.

Zaten Allah’ta bize böyle yapmamızı ve böyle yaşamamızı emretmiyor mu?

Bir işi bitirdikten sonra hemen hayırlı başka bir işe koyul. (İnşirah Suresi)

Bu kadar anlattım. İşte size o güzel insanlardan bazı kesitler… Böyle insanlarla aynı ülkeyi paylaştığım için kendimi çok mutlu hissediyorum…

  • Telefonunun alarmını birisinin çaldırması zanneden amcamız… Şu mektubun naifliğine bakın lütfen…

telefon_alarmc4b1.jpg

  • Gördüğü misafirlere hemen elma ikram eden teyzemiz…

anadolu_kadini

  • Uyuyan köpeği rahatsız etmeden ATM’den para çeken insanlar

atmden-para-ceken.jpg

  • İşi geri dönüşüm için çöp ayıklamak olan bir insanın bile kanaatkar oluşu…

bunadasukur

  • Bu ülkenin erkeği karşısındaki kadın rahatsız olmasın diye bacaklarını bile yana doğru çekerek oturur.

otobusamca

  • Gerçek Aşk budur….

gercekask

  • Gerçek Dostta bu…

dostluk.jpg

  • İşini küçük görmeyen, gerçekten severek yapan insanların olduğu bir ülke

isiniseventemizlikci.png

  • Bastonu ters tutan, çocuklara şeker tutan dedelerimiz var bizim…

bastonluamca.png

  • Sabah namazına kalkmak isteyen kardeşini arayıp her sabah uyandıran insanları var…

namazakaldir

  • Faturalarını ödeyemeyen öğrencinin faturalarını ödeyen komşularımız var. İyilik yaparken yüzüne vurmamak için kapının altından atın diyen insanlar var bu ülkede…

igdasci

  • Gene parası yetmediği için yemeği eksik kalan öğrencilere Lahmacuncu abiden yapılan bir güzellik

lahmacun1

lahmacun2.png

  • Savaşan askerine cebindeki tüm para neyse onu gönderecek kadar cömert olarak yetişen çocuklar var bu ülkede…

harclik1tl

  • Bu hafta internetten aldığım şarj kablosu ile birlikte satıcısının yaptığı sürprize bakın… Onları tercih ettiğimiz için teşekkürlerini bu şekilde göndermişler… Dünyanın neresinde var kablo aldın diye çikolata gönderen satıcı? Afiyetle yedik. 😊

iphonehobby

Bu örnekler her gün yaşanan onbinlerce örnekten sadece birkaçı… Bu yazıyı buraya kadar sabredip okuduysan seni de tebrik ediyorum sevgili okuyucu… Haydi şimdi bu yazıyı da okumayı bırak ve güzel insanların yaşadığı bu ülkede sen de bir iyilik yap… 😊

Çocuklarımızın bizden daha güzel insanların yaşadığı bir ülkede yaşaması dileğiyle…

Selametle…

Reklamlar

Tarih Artık Tekerrür Etmiyor

Günümüz dünyasından bugüne kadar yaşanan tüm zamanlara baktığımızda hiçbir şeyin bundan önce olduğu şekline benzemediği bir zamanı yaşıyoruz. Böyle bir zamanda yaşamanın en büyük zorluğu ise inanılmaz hızla gerçekleşen değişime ayak uydurmak. Bu yazıda tarih ile bugünü karşılaştırarak nerede durduğumuzu ve içinde bulunduğumuz bu hal ile nasıl mücadele edebileceğimizi tartışmak istiyorum.

tarih

Zamansal olarak tarihin yaşanmış dönemlerine baktığımızda; tarihçilerin, bugüne kadar yaşadığımız devirleri çeşitli sınıflara ayırarak (İlkçağ, Orta çağ, Yakınçağ v.b.) incelediğini görürüz. Bu dönemleri adlandıranların kategorize etmede kullandığı yöntem ya o zaman dilimindeki büyük değişimlere göre (İstanbul’un Fethi v.b.) ya da o dönemdeki baskın keşiflere göre (cilalı taş devri, yontma taş devri v.b.) yapıldığını görürüz.

Tarih ile ilgili bilgimize baktığımızda insanoğlunun, Hz. İsa’nın doğumu ile başlayan ve Milat olarak adlandırılan dönemden sonrasına dair göreceli olarak ne yaptığına dair iyi-kötü bir fikrimiz var fakat Hz. Adem’den bu yana olan biten ile ilgili de çok fazla bilgimizin olduğu söylenemez. Ancak Kutsal kitaplardan ve arkeolojik kazılardan öğrenilebilenler var diyebiliriz. Bunların da tartışmaları uzun yıllardır devam eder fakat hemfikir olma tarafında hala birçok konuya çok uzağız. Buna göre şöyle kabaca bakarsak, insanın bu dünyadaki hikayesinin son 5000 yıldır devam ettiğini görüyoruz. Bundan sonra nereye kadar gideceğini de Allah’tan başka kimse bilmiyor…

Bizler böyle upuzun bir filmin ortalama 60-70 yıllık bir sahnesine denk gelecek bir bölümünde figüran olarak hayatımızı sürdürüyoruz. Figüran bile denemez herhâlde ama neyse. Fakat bir yönüyle şu anda bu dünyada yaşayan insanlar, bugüne kadar hiçbir insan topluluğunun şahit olmadığı şeyleri yaşıyor haldeler. Bizden sonra gelecek olanlardaki değişimin nasıl olacağını bilmiyoruz ama bu kadarıyla yaşanan değişimler insanoğlunun başını döndürmüş durumda. Bildiğimiz tüm ezberlerin bozulduğu bir dönemi yaşıyoruz. Bunu anlamak için çok uzun uzadıya bakmaya da gerek yok aslında. Kendi çocukluğunuza bakmamız o günkü dünya ile bugünü karşılaştırmamız farkı anlamak için gayet yeterli.

Kilometre taşı olarak insanlığın geçirdiği teknolojik gelişim aşamalarına bakarsak şöyle bir sıralama yapabiliriz diye düşünüyorum.

  1. Ateşin bulunması
  2. Tekerleğin icadı
  3. Avcılık aletlerinin kullanılmaya başlanması
  4. Kağıt, barut, pusulanın bulunması
  5. Tarımın başlaması ve yerleşik hayata geçiş
  6. Matbaanın icadı
  7. Buhar Gücünün Keşfi
  8. Petrol ve İçten Yanmalı Motorların Keşfi
  9. Elektriğin İcadı
  10. Telefon – Telgraf Keşfi
  11. Sanayi Devrimi
  12. İnsanoğlunun Ay’a gitmesi (Gidilip gidilmediği hala tartışma konusudur bu arada…)
  13. Televizyonun Keşfi
  14. Bilgisayarın keşfi
  15. İnternetin yaygınlaşması
  16. Akıllı Cep Telefonlarının hayata girmesi
  17. Yapay Zeka, Bulut Teknolojisi

evolution-through-technology

Bu keşiflerin her birinin insanın hayatını derinden etkileyen değişimlere yol açtığı aşikâr. Fakat özellikle tüm dünyadaki insanların iletişimini birbirine bağlayan internetin keşfi ile bir anda ülke, dil, sınıf farkı gözetmeksizin bütün toplumlar birbirine inanılmaz entegre olmaya ve benzemeye başladı. Yurtdışında çeşitli ülkelere giden ve toplumları incelemeye meraklı birisi olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim.  Adına kapitalizm dediğimiz sistemin baskı ve zorlamasıyla artık Japonya ile Türkiye’nin, İtalya ile Amerika’nın birbirinden çok büyük farkları kalmadı. Önümüzdeki dönemde bunu çok daha yakından göreceğiz. Bu durumun adına Mc Donald’s etkisi de deniyor. Bu konu bambaşka bir yazıya konu olacak kadar derin bir mevzu aslında ama şu kadarını söyleyeyim. Kapitalist sistem yeşermek için tohumlarını önce Hollwood filmleri ile ardından Mc Donalds, Coca Cola, Nike gibi küresel markalar ile atıp sonrasında aynı şeyi izleyen, yiyen içen ve giyen insanlar haline getiriyor. Böylece insanların yedikleri, sevdikleri, izledikleri, giydikleri şeyler giderek birbirine daha da yakınlaşıyor. Bu durumda da sınıflar ve toplumlar arasındaki farklılıklarda yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Aynı düşüncede olan insan tipine doğru yaklaşıyoruz.

mcdonalds-china-arches

Bugüne kadar tarihin hiçbir döneminde bu kadar benzeşme yaşanmadı. Afrika’daki bir insanın hayata bakışı ile Amerika’daki insanın hayata bakışı artık birbirine çok benzer. Bir taraftan bunun neresi kötü dediğinizi duyar gibiyim. Keşke öyle olsaydı. Tüm dünyanın birbirine benzetildiği bu durum tamamen belli kartellerin kontrolünde ve onların istediği şekilde yönlendiriliyor. İnanmıyor musunuz? Bu durum bizim içinde geçerli. Alın size kolay bir test. Bahsi geçen popüler kültürün etkisi “beyaz yakalı” olarak tabir edilen insanlara bir sorun bakalım… Hayalleri ne? Emeklilik planları ne? Sorunun cevabını ben söyleyeyim: “Ege’de bir sahil kasabasında organik tarım yapıp denizde tatil yapmak.” Ben şu ana kadar başka planı olan bir beyaz yakalıya denk gelmedim. İnsanlara hayallerini sormayı çok severim. O kişi hakkında en büyük fikrimi o soru sayesinde elde ederim. Çünkü İnsanın hayali kendisidir. Artık hayallerimiz bile bu sistemin oluşturduğu fikirler haline geldi ne yazık ki…

Gelin şöyle yaşadığımız zamanı bir tahlil edelim;

Tarihin hiçbir döneminde ebeveynlerin bu kadar aciz kaldığı bir dönemi yaşamadık. Çünkü artık evladınıza babanızdan öğrendiklerinizi öğreteceğiniz devir çok geride kaldı. Artık çocukların dedelerine bir şey öğrettiği devirdeyiz. Büyüklerin bilgisi ve görgüsü bu dünyaya adapte olmaya yetmiyor. En sonunda bütün nine ve dedelerin facebook’a adapte olduğu bir dünyaya gelmiş durumdayız. Tecrübe ve deneyime artık gerek yok! Çünkü Google var. Bir şeyin cevabını bilmiyorsan büyüklere sormak yerine google’a sormak daha makbul artık!!!

Dini konularda fetva sormak için eskiden bir hocaya, alime gidip fikir alırdık. Artık buna da gerek kalmadı. Niye? Çünkü sorduğunuz soruya istediğiniz şekilde fetva verecek Hazreti Google var artık!!!

Özel günleri bir düşünün; Tüm kandil, bayramlarda eş, dost ve arkadaşlarla nasıl bir iletişim yaşıyoruz. Tüm İslam aleminin bayramını / kandilini facebook’ta kutlarken üst komşumuza asansörde selam vermiyoruz. Bir de Cuma mesajı meselesi var. Her Cuma mesaj attığımız telefon rehberine kayıtlı olan kişi ile en son ne zaman görüştük?  “Hayırlı Cumalar” yazan resimli mesajı whatsapp’tan göndermezsen sanki cuma namazı kabul olmayacak noktaya geldik!!!

Okulların bir anlamı kaldı mı? Hangi bilgiyi öğrenmek için okula gerek duyuyor çocuklar?  Okulda hangi öğrendiği şeyi youtube’da öğrenemeyecek ki çocuklarımız? Ondan sonra diyoruz ki çocuklar okulu sevmiyor? Sen olsan sever misin? Bana ezber yaptıran, motive etmeden bir şeyler anlatan öğretmeni ve okulu asla sevmem. Zaten telefonda oynayacak güzel vakit geçirtecek bir sürü oyun var. Niye okulla vakit kaybedeyim?!!

Suriye’de Irak’ta yanı başımızda yıllardır süren bir savaş var. Her gün yaşanan insanlık dramı var. Sanki film izliyor gibi değil miyiz? Camın arkasından bakınca yaşananlar sanki gerçek değil gibi geliyor. Her gün yüzlerce insanın öldüğü haberini alıyor ama artık çok da umursamıyoruz sanki? Ama sosyal medyada “top topic” olan kedili videoyu izlemeyen paylaşmayan kalmıyor öyle değil mi?

Robot and boy shaking hands

Endüstri 4.0 diye bir şey duydunuz mu? Duymadıysanız sizin ya da çocuklarınızın işi elinden alındığında haberiniz olabilir. Artık iş gücü olarak insana ihtiyaç kalmadığı bir zamana geldik. Bill Gates geçenlerde yaptığı açıklamada Robotlar için etik kurallar anayasasını yazmamız gerekiyor dedi. Eskiden 5000 kişinin çalıştığı bir fabrika bugün 50 kişi ile yönetilir hale geldi. Bir de üzerine yapay zeka ile akıllandıklarında dünyanın nasıl bir yer olacağını tahmin edebiliyor musunuz?

teknoloji2

Trafikte kırmızı ışık 5 dakika yandığında sinirden çıldırıyoruz değil mi? 2 saatlik araba yolculuğu bizi çok yoruyor değil mi? Belimiz tutuluyor hemen… Çok değil bundan 100 sene önce bugün 2 saatte gittiğimiz mesafeyi kaç günde kat ediyorduk? Şimdi o sürede Amerika’dan Japonya’ya gidebiliyoruz. Peki bu hız yeterli mi? Elbette değil. Şu anda bu hızı arttırmak için dünyanın dışına çıkıp tekrar dünyaya dönen roketlerle yolculuk nasıl yaparız diye çalışıyoruz?

Elon Musk’ı duymayan yok artık herhalde değil mi? Projesini biliyorsunuzdur. Dünya’daki kaynakları tükettiğimiz için artık Mars’a yerleşme planı yapmaya başladık. Yok artık mı? Evet artık gündemimiz de bu da var.

elonmusk

Velhasılıkelam…

Çok değişik bir zamanda yaşadığımıza ikna edebildim mi bilmiyorum. Bu konuştuğumuz konuların hepsi ben çocukken hayaldi. Bu kadar kısa zamanda böylesine büyük değişimler sadece beni şaşırtmıyor herhâlde. Tarih hiçbir döneminde dönmediği hızda dönüyor artık dünya ve gelecek bundan da hızlı olacağa benziyor… Artık tarihin tekerrür etmediği bir zamandan geçiyoruz…

Bu süreçte inanılmaz teknolojik gelişimler yaşanırken diğer taraftan bu gelişimin sebep olduğu ahlaki dezenformasyonu da göz ardı etmememiz lazım. Cinayetlerin, cinsel sapıklıkların, hırsızlığın, aile arası ilişkilerde meydana gelen kopuşun bu kadar afişe olduğu ve normalleştiği bir dönemde yaşamadık.  Dolayısıyla “edep” gibi “nefs terbiyesi” gibi konular artık bize çok uzak meseleler haline geldi.

Peki ne yapacağız? Hayatımızı nasıl sürdürmeliyiz?

Dünya nasıl bir hale gelirse gelsin bize öğretilen “ahlaki değerlere göre yaşama derdi” hiçbir zaman değişmeyecek. Eğer bunu kaybedersek insan olmayı da kaybederiz. Geriye de başka bir şey kalmaz zaten…

Bu kadar hızla değişen ve artık şaşırma duygusunu kaybetmeye başladığımız zamanlarda öncelikle bu değişimi fark ederek taşları doğru yerlerine koymamız gerekiyor. Her gün maruz bırakıldığımız şeylerin gerçekten olması gereken şeyler olup olmadığını çok iyi sorgulamamız gerekiyor.

Bu değişimi fark ederek çocuklarımıza manevi eğitimlerini eskiden olduğundan çok daha dikkatli vermek irfan gözüyle bakmaktan asla sapmadan ama zamanın getirdiği ve gerektirdiği değişimlere uygun olarak yetiştirmemiz gerekiyor.

Bu konularda sürekli düşünüyorum ve kendime şunu öğütlüyorum;

Kendini rüzgâra kaptırma! Nereye gittiği belli olmayan yapraklar misali savrulma!

Kendine ait bir “gündemin” olsun. Bu gündemi belirleyen şey dünyanın konuştuğu “top topic” olan şeyler değil; ilimle, bilimle ve her şeyden önemlisi irfanla yoğrulmuş bir gündemin -yapılacaklar listen-  olsun.

Evet sevgili okur…

Senin gündemin ne?

Selametle…

 

 

İçinden Geldiği Gibi Yaşayamamak

Şu sınırlı ömrümüzde birçok açıdan kuşatılmış durumdayız. Hayallerimiz var. Yapmak istediğimiz şeyler var. Yanlış olduğunu bildiğimiz halde kurtulamadığımız hatalarımız / günahlarımız var… Bunların hiçbirini gerçekleştiremiyor ve hayatımızı istediğimiz şekilde yaşayamıyoruz.

Neden?

Ne yapsak ne etsek de içine düştüğümüz bu sarmaldan kendimizi kurtarsak?

Kendi içimde yıllarca aradığım ve sonunda cevabını bulduğumu düşündüğüm bu konuya sizinle birlikte bakalım istedim.

Konu size yeterince sıkıcı gelmediyse ve ilginizi çektiyse o halde devam ediyorum. 😊

İnsanın başına endişe edeceği bir sürü şey gelebilir. Ölümden endişe etmek, sağlıktan endişe etmek, işe geç kalmaktan endişe etmek v.b… Bu endişelerin içinde bana göre en kötüsünün “insanlar ne der acaba” endişesi olduğunu düşünüyorum.

Bu endişeyi Şair İsmet Özel’in dile getirdiği gibi söylersek;

nederleracaba.jpg

Bu cümleyi ilk okuduğumdan çok etkilendiğimi ve irkildiğimi hatırlıyorum. Çünkü gerçekten de sürekli tepemizde yaptığımız ve yapacağımız hareketleri insanların ne diyeceğine göre değerlendiren bir “put” ile karşı karşıyayız.  Hayatı böyle yaşamaya başlayınca zaman içinde kendi düşünce ve fikirlerinden sıyrılmış tamamen toplumun ve çevrenin yorumlarına göre hareket eden insanlar haline geliyoruz. Siz de bu “put”un hayatınızda olup olmadığını kolayca anlayabilirsiniz. Nasıl mı? Size birkaç ipucu vermek istiyorum.

  • Kıyafet seçimlerinizde kendi beğendiklerinizi mi yoksa başkalarının sizin üstünde gördüğünde beğeneceği kıyafetleri mi seçiyorsunuz?
  • Tartışılan bir konu hakkında gerçek fikrinizi beyan etmek yerine, bulunduğunuz ortama göre hiç cevap vermemeyi ya da cevap verdiğinizde sizin hakkınızda ne düşüneceklerini mi hayal ediyorsunuz?
  • Doğru olduğunu bildiğiniz halde, arkadaş ortamınızdan ve çevrenizden farklı olmamak için kendi doğrularınızdan vazgeçiyor musunuz?
  • Gerçekleştirmek istediğiniz hayaller var fakat bunları yaptığınızda toplum tarafından nasıl karşılanırsınız diye mi çekiniyorsunuz?
  • Saçlarınızı istediğiniz bir modelde kestirmek istediğiniz halde beğenilmem / tepki görürüm endişesiyle istediğiniz gibi yapamıyor musunuz?
  • Sırf bulunduğunuz gruptan ayrı kalacaksınız ve tepki göreceksiniz diye sigara içmek v.b. kötü alışkanlıklara devam ediyor musunuz?

Bu soruların bir veya birkaçına verdiğiniz cevap evet ise sizin de hayatınızda “Ne derler acaba” tabusu yer alıyor demektir. Şu kısacık ömürde toplumun baskısı sebebiyle Allah’ın istediği gibi “Dosdoğru” bir insan olamamak ne kadar büyük bir acı. Yapabileceğin birçok şey varken sırf çekindiğin için, endişe ettiğin için hayallerini gerçekleştirememek ne kadar zor.

eladam

Geçenlerde arkadaşımla sohbet ederken mesaili bir işte çalışmak yerine bir çiftlik kurup kendi işinde çalışmak istediğinden, fakat bulunduğu statü ve toplumun bakış açısı sebebiyle bir türlü istediği hayalini gerçekleştiremediğinden bahsetmişti. Tam da bu muhabbetin üzerine bankacılığı bırakıp pazarcılık yapmaya başlayan adamın hikayesi televizyonlarda gündeme geldi.  Arkadaşım ve bu haber üzerine işte bunları tekrar hatırladım. Şöyle sosyal medyadaki arkadaş gruplarınızdan yapılan paylaşımlara ve hatta kendi yaptığınız paylaşımlara bakın. Birçoğunun arka planında insanların kendini topluma iyi /güzel / mutlu göstermek istediklerine dair paylaşımlar göreceksiniz.

Aslında ait olmadığınız bir yerde misiniz?

sarc4b1msakmandalina.png

Yaptığı iş sebebiyle ödül alan insanlar, doğum günü / evlilik kutlamaları, güzel bir yemekten bir enstantane, gittiği 5 yıldızlı otel tatilinden bizi özendirecek paylaşımlar, kimsenin gitmediği bir yere gidip oraya gittiğini bize göstermeye çalışanlar ve buna benzer birçok paylaşımı rahatlıkla bulabilirsiniz. Artık öyle bir hale geldik ki arkadaşlar bir araya geldiğinde selfie çekilmese, güzel bir yere gidildiğinde fotoğraf paylaşılmasa, Kitap okunduğunda yanına kahveyi koyup kitap okuyorum “story” si koyulmasa aslında bu etkinliklerinde hiçbir anlamı yok noktasına geldik.

Siz hiç işten atıldığında, eşinden ayrıldığında, bir yanlış yaptığında, çocukları kötü karne getirdiğinde, ayın sonunu getiremediğinde, insanların görmesini istemediği bir durumunu paylaşan birisini gördünüz mü? Ben bugüne kadar görmedim. İstisnalar vardır belki ama genel durum bu şekilde değil mi?

Neden böyle oldu peki?

Çünkü bu reklamcıların tabiri ile “PR” yani imaj çalışması.

Cümle rahatsız edecek belki ama “Kendi reklamımızı yapıyoruz.”

Siz izlediğiniz herhangi bir reklamda reklamı yapılan ürüne ait kötü bir şey söylendiğini duydunuz mu?

Evini satan müteahhit ev çok güzel ama kışın üşürsünüz dedi mi hiç? Reklamlarda lıkır lıkır içilen kolanın aslında nasıl bir şeker komasına sebep olduğunu söyleyen oldu mu? Ucuz diye sattığı deterjanın aslında tüm lekeleri çıkarmadığını söylediler mi? Söylenmez. Çünkü adı üstünde reklam yapıyorlar. Çünkü reklam, bir şey aslında tam olarak iyi olmasa bile “iyi gösterme çabasıdır.”

İşte bu kapitalist sistemin içinde bizde kendimizi çevremize ve başka insanlara “iyi gösterme çabası” içindeyiz. Bizden bahsedilsin yaptıklarımız insanlar arasında konuşulsun diye birçok şeyi paylaşma gayreti içindeyiz.

İşin garip tarafı şu; Bir taraftan ne derler acaba diye düşünürken, diğer taraftan da iyi desinler diye daha çok çabalıyoruz. Artık bunu fark etmenin ve bu düzeni bozmanın zamanı olduğunu düşünüyorum.

umudunu kaybetme

İşte ben de bu yüzden tüm paylaşımlarımı “fikir” bazlı yapmaya, gerekmedikçe de bir şey paylaşmamaya özen gösteriyorum. Sırf bu yüzden yıllardır saçımı 3 numara yapmak için çekinirken saçlarımı 3 numara tıraş ettirdim. Çünkü başkalarının sesini dinlerken kendi sesimi duymayı unuttuğumu fark ettim. Artık önce kendi sesimi dinliyor, sonrasında gerek görüyorsam başkalarının seslerinden kendime değer verdiklerim içinden gelen sesleri dinliyorum.

Burada altını çizmek istediğim bir husus daha var. Sevdikleriniz için fedakârlık yapmak, onları mutlu etmek için yaptıklarınız bu yazının konusu dışındadır. Kendi nefsi isteklerimizden vazgeçerek ne kadar başkalarına faydalı olmak üzere bir hayat yaşarsak işte o zaman gerçek manada insan olmuş, kul olmuşuz demektir.  Yunus Emre, Mevlana, Şeyh Edebali gibi gönül dostları bu fedakârlıkları yaparak gönüllere sultan olmuşlardır.

İstanbul Kadılığı görevinden vazgeçip “insanlar ne der acaba” diye düşünmeden, nefsini terbiye etmek için İstanbul Sokaklarında ciğer satan Aziz Mahmut Hüdai Hazretlerini bu noktada çok iyi anlamak gerekiyor. Onun “Putu” kadı olmasıydı. O Putunu yıktı. Bu sayede bugün binlerce insanın andığı bir insan haline geldi.

magaraadam

İnsanları kendini iyi göstermek için memnun etmek ile hizmeti nimet bilerek memnun etmek arasında dağlar kadar fark var elbette.

Bu dünyaya gönderiliş amacımız bize verilen görevleri yerine getirmek. Eğer bu puttan kurtulamazsak görevlerimizi yerine getiremeyeceğimize göre bir an önce bu “putu” parçalamanın yolunu bulmamız gerekiyor.

Hadi sende düşün söyle şimdi…

Senin Put’un ne?

Kırmak için neyi bekliyorsun?

Selametle…

 

Zinciri Kırma(dım)!

Tam 1 sene önce bugün kendime bir söz vermiştim.

Bir sene boyunca her ay bir yazı yazacağım!

Bu sözü verirken de amacım “derdimi” , “dert ettiğim şeyleri” ve “gündemin dışında kalan fakat önemli olduğunu düşündüğüm bazı meseleleri” anlatmaktı.

zincir2

Hedef okuyucu kitlemi “sadece oğlum okusa yeter” şeklinde planlamıştım.  Hamdolsun bu 1 yılın sonunda kendime verdiğim sözü tutmuş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Bu dünyada insanı en çok mutlu eden şeyin koyduğu hedeflere ulaşması olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bu yazıda kendime teşekkür ederek geçtiğimiz bir yıllık macerayı özetlemek istiyorum. Koyduğu hedeflere ulaşmakta zorlananlar için bu yazının faydası olacağı ümidini taşıyorum.

Öncelikli olarak “Zinciri Kırma” mottosunun ne olduğunu anlatmak lazım sanırım. Bu bana ait bir söz değil. İlk defa Youtuber ( tabiri farklı gelenler için hikaye anlatıcı diyelim 🙂 ) Barış Özcan’ın aşağıda videosunu izleyebileceğiniz videosunda bu söz ile karşılaşmıştım.

Sonraki iki yılda bu videoların devamı da geldi. İzlemek isteyenler için onları da aşağıya bırakıyorum.

2017

2018

Bu videonun sadece dünyada olan bitenlerle değil aynı zamanda ölüm ve sonrasına da yansıyan bir versiyonu daha var. Bu videoyu da mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum. “Kişisel gelişim” konularına olan bakış açınızda bir farkındalık sağlayacağından eminim

Eğer videoları izlediyseniz devam ediyorum. Zincir metaforu özet olarak şunu anlatıyor.  Kendine bir hedef belirle. Bu hedefi hangi sıklıkla yapacağına karar ver. Bu hedef makul bir hedef olsun. ( Bu sene evleneceğim. Trilyoner olacağım gibi değil 🙂 ) Aynı zamanda da süreklilik arz etsin. Bu hedefe ulaştığında aynı zincirin halkaları gibi bir araya gelecek ve seni hedefine bağlayacak. Burada belirlediğin hedefin ne olduğu da aslında seni diğer insanlardan ayıran özelliğin oluyor. Tüm zamanlara ve çağlara hitap eden bir hedefte olabilir. Günlük dertlerine derman olacak bir hedefte olabilir. Bence önemli olan sendeki bir yaraya merhem olması.

Ben koyduğum bu hedefle birlikte 1 yıl içinde aşağıda linklerine ulaşabileceğin konu olarak birbirinden farklı 12 adet yazı yazdım. Bu maceram sayesinde beni hiç tanımadığı halde fikirlerime önem verip beni takip eden yorumları ile zenginleşmemi sağlayan insanlarla tanıştım. Bilmediğim ve merak ettiğim konularda araştırma yapmayı öğrendim. Normal şartlarda tembellik edip yazamayacağım yazıları biraz da okuyanların baskısıyla hani bu ayın yazısı diyerek yazmayı başardım. Eğer bir miktarda olsa içinizde yazma hevesiniz varsa bu deneyimi mutlaka yaşamanızı tavsiye ederim. Yıllardır yazdığım yazıları yayınlamayarak şimdi hata ettiğimi görüyorum. Önümüzdeki dönemde bu yazılardan da seçtiklerimi yayınlamayı planlıyorum.

Emekli Olmama Daha 30 Sene Var

Dünya Sandığınızdan Daha Büyük

Hayatınızı “Yavaşlatın!”

Tüm Okulları Kapatalım!

Ömür Boyu Öğretmeye ve Öğrenmeye Var mısın?

Beni Olduğum Gibi Kabul ve Değiştirmeye Uğraşma!

Gerçekten Mutlu musun? Aradığın mutluluğu nasıl yakalayabilirsin?

Öldükten Sonra Arkanda Ne İz Bırakacaksın?

Teknoloji Gerçekten de İyi Bir şey mi?

Hangi Yolu Seçmeliyim? Zor Olan mı? Kolay Olan mı?

Yolda Olmak, Yolcu Olmak

Farkında Mısın?

Mühendis olarak hayatının büyük bölümü sayılar ve hesaplamalarla geçen birisi olarak söyleyebilirim ki edebiyat, sosyoloji, psikoloji vb. sosyal bilimlerle uğraşmanın inanılmaz ufku açan ve bakış açısını genişleten bir tarafı var. Tam tersi durumda olanlara da bu durumun tersini tavsiye ediyorum elbette. Beyni farklı yönlerden çalıştırdığınızda çok farklı sinaps bağlantıları oluşuyor. Çözülmesi zor durumlarda kaldığınızda bu bakış açısının faydasını görüyorsunuz.

Bu hayatta benim için en önemli şey Yaşadığımın hayatın anlamını keşfetmek. Ne için bu dünyaya gönderildiğimi anlamak ve buna göre yaşamak…

Bunun için insanın kendi kendine konuşması ve bazı sorgulamalardan geçmesi gerekiyor. İşte ben bu sebepten ötürü, yazı yazmanın nasıl mucizevi bir şey olduğunu da yaşayarak öğrendim.  Yazı yazmak insanın kendiyle konuşmasıdır. Sözle konuştuğunuzda saçma cümleler kurarken yazı ile konuşmaya başladığınızda anlamlı cümleler kurmaya başlıyorsunuz. Dolayısıyla sorgulamalarda o derece anlamlı oluyor.

Çocukluğumdan beri içimde dinmek bilmeyen – aynısını şimdi oğlumda da gördüğüm- bir merak duygusu var. Bazen zararları ( başka bir yazının konusu 🙂 ) olmakla birlikte çoğu zaman bu özelliğimin yararını gördüm. Yeni bir şeyi öğrenmek ve keşfetmenin verdiği hazzı başka hiç bir şeyde yakalayamıyorum sanırım. Bu merak duygusu Allah’ın yarattıklarındaki mucizevi özellikleri keşfetmemi sağlarken bir yandan da bana tefekkür etmeyi öğretti. Yazma macerası ile neyi merak ettiğimi gerçekten neler ile meşgul olduğumu çok daha iyi anladım.

Gelelim bu yıl ki “Zinciri Kırma Hedefine” ;

Bu yıl ki hedefim her ay 4 adet kitap okumak olacak. Bunun için de şimdiden okuyacağım kitapların listesini çıkardım bile…

Evet şimdi sıra siz de… İlla bu yöntemi kullanmak zorunda değilsiniz elbette. İstediğiniz noktaya sizi ulaştıracak başka yöntemlerde deneyebilirsiniz…

Şimdi soruyorum…

Sizin hedefiniz ne?  Bu hayatta ne yapmak istiyorsunuz? 

 

Farkında mısın?

Yaşadığımız hayatla ilgili insanı harekete geçirecek çok az kelime var. Bunlardan birisi de benim için “Farkında Olmak” ifadesi oldu. İnsan hayatında olan bitenin “farkına vardığında” işte o zaman bazı şeylerin uyanışına sebep olacak değişikliklere gitmeye başlıyor. Bende sana soruyorum bu yazıda. Farkında mısın?

Inspiration

Hiç fark etmediğin bir şekilde ömür geçip gidiyor. Daha düne kadar istediğin oyuncak alınmadı diye, sokağa çıkamadın diye üzülüyordun. Şimdi nelere üzülüyorsun? Farkında mısın?

Oysa ne kadar çok hayalin vardı çocukken? Sana heyecandan uyku uyutmayan o hayaller duruyor mu yerinde? Hayallerinin peşinden koşuyor musun? Koşmadıysan eğer hayallerin bir bir elinden uçup gidiyor farkında mısın?

Her sabah önünden geçtiğin o ağacın, her sabah pencereden bakan teyzenin ne zamandır orada durduğunun farkında mısın?

Günlerin birbirinin aynısı mı? Hayat hep rutin şeyler bütünü mü oldu senin için? Hani dünü bugüne eşit olan bizden değildi… Gözlerine far ışığı çakılmış kedi gibi kaldın öyle farkında mısın?

Sevdiklerine en son ne zaman “Seni Seviyorum” dedin? En son hiç bir özel günü bahane etmeden ne zaman hediye aldın? Kapitalizmin uydurduğu günler peşinde koşuyoruz. Anne Günü, sevgili günü, doğum günü olmadan da hediye alınabilir farkında mısın?

Ne zaman sadece ama sadece kendin için kendi sevdiğin bir şeyi yaptın? Kendini unuttuğunun farkında mısın?

En son ne zaman arkanda bütün dünyayı ve  dünyalık dertleri, talepleri de bir kenara bırakarak seni yaratan Rabbin ile baş başa kaldın? Dualar dilinden ezbere mi dökülüyor  yoksa kalbinden mi? Farkında mısın?

Kopkoyu bir gecede herkes uykuya çekildiğinde başını kaldırıp göğe baktın mı hiç? Yıldızlara baktın mı? Onlarla konuştun mu? Tefekkür ettin mi? Gökteki yıldızlardan çok yerdeki taşlarla, araba lastikleri ile meşgulüz artık farkında mısın?

Hayatımız işe yetişmek, eve yetişmek, derse yetişmek, otobüse yetişmek şeklinde telaşe ile geçiyor. En son ne zaman durdun? Hatırla! Bu kadar koşmakla yine hiç bir şeye yetişemeyeceksin. Farkında mısın?

Sultan Süleyman Han yaşamadı bugün senin yaşadıklarını, rahatını, konforunu, zevki sefanı… Bugün yaşadığın hayatın, sahip olduğun imkanların farkında mısın?

Hiç gelmesini beklemediğin, hatırlamak dahi istemediğin “Ağzının tadını bozan” ölümün çok yakın olduğunun farkında mısın?

Sahip olduğun bazı kötü alışkanlıkların var. Yıllardır yapmaya çalıştığın fakat yapamadığın şeyler var. Sevdiklerinin sende beğenmediği huyların / alışkanlıkların var. Zamanında söz verdiğin yere gitmemek, kitap okumamak, düzenli olmamak, spor yapmamak v.b. Bazı şeyleri düzeltmek için ilhamın gelmesini mi bekliyorsun? Bir şeyleri değiştirmek istiyorsan bunu sadece sen niyet edersen yapabilirsin farkında mısın?

Bu hayatta kimin hayatına dokundun? Kime hiç bir nedeni yokken bir iyilik yaptın? Yolun ortasında duran taşı en son ne zaman başkaları zarar görmesin diye kenara aldın? Kapının önünde gezinen kediye en son ne zaman yemek verdin?  Artık çıkarımızın olmadığı hiç bir işin içinde olmuyoruz farkında mısın?

Ekmek kırıntılarını toplayan karıncaya bak, senden habersiz çalışan vücudundaki organlarına bak, binlerce yıldır birbirini takip eden mevsimlere bak.Böyle bir muazzam düzenin içine gezmek, eğlenmek, yiyip içmek için gelmiş olamazsın. Farkında mısın?

Yetti artık konuştuklarımız, düşündüklerimiz, anlattıklarımız… Mazeretlerin, bahanelerin ardı arkası gelmedi…

Artık harekete geçme zamanı…

Kararını ver. İradeni koy ortaya…

Kış uykusundan uyan…

Haydi işin ucundan da olsa başla artık…

Belki bir daha fırsatın olmayacak…

Kimbilir belki de bu son fırsatındır farkında mısın?

Yolda Olmak, Yolcu Olmak…

Yolculuk yapmayı sever misiniz? Bilmediğim bir yere yolculuk yapmak, o yerdeki yenilikleri keşfetmek bana çocukluğumdan beri bilmediğim bir sebepten ötürü çok büyük keyif ve heyecan veriyor. Bu yüzden her uygun zaman bulduğumda; yeni bir yolculuğa çıkmak için fırsat kollarım. Bu yazımda sizinle benim için büyük anlamlar barındıran “yolda olmayı, yolcu olmayı” ve bu durumun bana hissettirdiklerini paylaşmak istiyorum. Yazının konseptine uygun olarak da bu yazıyı gene bir yolculuk halinde iken yazıyorum.  🙂

 

Bu vesile ile kendi kadrajımdan çektiğim fotoğrafları da sizinle paylaşmak istedim.

Teknolojinin gelişmesi ve olanakların artmasıyla birlikte yaşadığımız dünyada ne olup bittiğine dair artık çok daha fazla bilgiye sahibiz. Çocukken bize en uzak yer arka sokak iken; artık Avustralya ve Amerika’ya gitmek orada olmak bile çok “uzak” olmamaya başladı. Dolayısıyla önümüzde daha çok fırsat ve keşfedilecek daha çok şey var.

Papatyalar

Beni yakından tanıyan dostlarım yeni bir yer keşfetmek ile ilgili nasıl merak içinde olduğumu ve o yer gidilmesi gerekenler listemdeyse gitmek için nelere katlandığımı çok iyi bilirler. Bitmek tükenmek bilmeyen merakım sebebiyle her zaman benim dışımdaki dünyada olan biteni çok merak ettim ve oralardan kendi payıma öğrenilecekler listesi çıkarmaya çalıştım.  Çünkü her zaman keşfedilecek ve öğrenilecek bir şey var. Bunun içinde en güzel yöntemlerden biri yolculuk yapmak.

Gideceğim yere göre mutlaka “yanımda götürülecekler listesi” her zaman hazır durumdadır. Her yolculuktan önce bu listeye mutlaka göz atarım. Arkadaşlarımın da benden sürekli talep ettiği denenmiş ve test edilmiş bir listem mevcut. J Yolculuk yapacağım yere gitmeden önce gideceğim yer hakkında ön çalışma yapmak ise (özellikle yurtdışı ise) seyahat etmek ile ilgili en çok keyif aldığım aktivitelerden. Bu tarz bir hazırlık yapmak o yer hakkında daha güzel vakit geçirmemi sağlamasının yanında daha çok şey öğrenmeme de sebep oluyor. Öncelikle bu yerin genel özellikleri, mutlaka denenmesi gereken tatları, görmeden dönme denilen yerleri mutlaka işaretliyorum. Google Haritaların desteği ile hangi sıra ile hangi yerleri gezeceğimi belirliyorum. Bu sayede en kısa zamanda en çok yer gezme fırsatını yakalamış oluyorum. Bu yöntemi mutlaka size de tavsiye ediyorum.

Harbour Bridge

Gezmek her zaman planlı mı olur? Hayır tabi ki. Bir çok sefer sadece bir tabela peşinde 3-4 saat yol harcadığım zamanlarda oldu. Böyle durumlarda yol arkadaşınız çok kritik oluyor. Çünkü plansız bu tarz seyahatlerin sonucu bazen inanılmaz güzel keşiflere bazen de ise tam bir hüsran ile sonuçlanıyor. İşte bu noktada beraber yola çıktığınız kişinin rahat ve anın tadını çıkarmasını bilen birisi olması lazım. Buraya niye geldik diye başınızın etini yiyen biri olursa seyahatiniz pek de keyifli olmuyor.  🙂

Meşhur bir soru vardır ya “Çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı?” diye. İşte ben o meşhur sorunun cevabını buldum. Çok gezerken okuyan bilir. J Birlikte yolculuk yaptığım dostlarımın en büyük şikâyeti gezinin sonunda 1 haftalık dinlemeye ihtiyaç duymaları. Hiç durmadan o kadar çok şeyi / yeri keşfediyoruz ki. Seyahatin sonunda geriye hemen geçmeyen 1 haftalık dinlenmeyi gerektiren bir yorgunluk kalıyor.

Sarıcakaya

Yolculuğu sevdiklerinle birlikte yapmanın yanında tek başına yapmanın da çok güzel tarafları var. Hayatın koşuşturması içinde insan tek başına kalmakta, bir şeyleri düşünmeye fırsat bulmakta zorlanıyor. Yolculuklar bunun için en güzel fırsatlardan biri. Yeni keşifler yapmak için bir yere giderken diğer bir yandan da insanın kendini keşfetmesi inanılmaz bir fırsat. Eğer çok sıkıntı ve stresli iseniz; önemli bir karar vermenin arefesinde iseniz mutlaka kendi başınıza yolculuk yapmanızı tavsiye ediyorum. Emin olun aradığınız bir çok sorunun cevabını bulacaksınız.

İstanbul kayık

Yalnız yolculuk yapmanın en güzel taraflarından biri de kendime kitap okumak için çok güzel bir fırsat oluşturması. Çoğu zaman işte ve evde yoğunluk ve koşuşturma sebebiyle derinlere dalarak kitap okumakta zorlanıyorum. Özellikle uzun süren uçak yolculukları sürükleyici bir roman ya da derin analiz ve düşünme gerektiren kitapları okumak için inanılmaz güzel fırsat oluyor. ( Çünkü isteseniz de cep telefonu kullanamıyorsunuz.)

IMG_2662

Seyahatlerle ilgili en büyük tavsiyelerimden biri de tanışabileceğiniz kadar yeni insanla tanışın ve mutlaka onların hikayelerini dinleyin. Sevgili dostum Güray ile birlikte Eskişehir’in köylerine yaptığımız seyahatlerde gittiğimiz köylerin kahvelerinde mutlaka 1 bardak çay içmeye çalışırdık. O zamanlarda hiçbir zaman göremeyeceğim birçok insanı tanıma ve keşfetme fırsatı buldum.

Yazılıkaya Köyü

Yolculuk esnasında yaşadıklarım benim için en büyük heyecan kaynağıdır. Belirli bir hedefe ulaşmak için çıkılan yolda, hedefe varana kadar gördükleriniz, öğrendikleriniz en az yolculuğun hedefi kadar kıymetlidir. Bu yüzden tatil dendiğinde aklıma hiç durmadan yolculuk yapmak geliyor. Deniz, Kum, Güneş eşliğinde 1 hafta otelde öylece yatmak pek bana göre değil.

Harbour Bridge

Kadim Kültürümüzün başlangıcı da bildiğiniz gibi bir yolculuğa dayanır. Hicri Takvimin başlangıcı Peygamberimizin Hz. Ebubekir ile birlikte Mekke’den Medine’ye yaptığı yolculukla başlar. Bu yolculuk “hicret” olarak adlandırılmıştır. Hicret konusu Mekke’den Medine’ye giderken yolda yaşananlarla da ibret alabilen insanlar için bir çok ders içermektedir. Yolda yaşananlar birçok zorlukla birlikte güzelliği içinde barındırırken iyi bir yol arkadaşı edinmenin güzelliğini bize gösterir. Yola çıkan arkadaşların gerektiğinde birbirleri için fedekarlık yapması gerektiğini anlatır.

Odunpazarı Cami

Aslına bakarsanız bizler de bu dünya da doğum ile başlayıp ölüm ile son bulacak bir yolculuktayız. Bu yolculuğu da aynen anlattığım diğer yolculuklar gibi iyi değerlendirmemiz gerektiği kesin.

Bu yolculukta da öğreneceğimiz, keşfedeceğimiz çok şey var. Bunun için de yanımızda iyi yol arkadaşlarına ihtiyacımız var. Biz de bu dünyadan Allah’a hicret ederken buna göre hazırlıklarımızı yapıp, “yolculuğa çıkarken yanımızda götürülecekleri” yanımıza alıp  bir an önce yola revan olalım derim.

Ne diyordu Sait Faik?

Resim1

Benim de içim çekti şimdi. Dur ben bir seyahat planı yapayım…

Hangi Yolu Seçmeliyim? Zor Olan mı? Kolay Olan mı?

 

karar-verme-620x350

Tüm hayatımız seçimlerimize bağlı gelişiyor ve değişiyor. Bazen bir yanlış karar altüst olmaya, bazen de doğru bir karar ise inanılmaz güzel şeylere ulaşmamızı sağlıyor. Amacımız elbette en doğru tercihi yapabilmek. Bu yazımda sizinle yaptığımız tercihlerin bizi iyi sonuçlara ulaştırmasına yönelik kendi deneyimlediğim bazı tecrübeleri ve fikirlerimi paylaşmak istiyorum. Umarım faydası dokunacaktır.

Esas mevzuya girmeden önce bazı kavramları yerli yerine koymak gerekiyor. Bu yüzden aşağıdaki birkaç paragrafta sabır, tevekkül, kader kavramlarının tercihlerimize etkisinin ne olduğunu anlatmaya çalıştım. Sonrasında esas mevzuya giriş yapacağım.

Her şeyden önce konuya şu noktadan başlamak gerekiyor. Bizim bir kul olarak yaptığımız tercihlerin kaderimizde belirlenenleri yaşamaya engel olmayacağı muhakkak. Allah bizim için ne takdir ettiyse ve O’ndan geldiyse bu bizim imtihanımızdır. Başımıza gelen her ne ise bunu yaşayacağız. İmtihan sadece üzüntü ve kötü şeylerde değil, aynı zamanda mutlu olduğumuz, başarı gösterdiğimiz anlardadır. Bizler kul olarak her hareket ve davranışımızda sürekli olarak Allah tarafından teste tabi tutuluyoruz. Burada önemli olan Allah’ın bize tercih etme olanağı verdiği konularda doğru tercihleri yapabilmek. Sonrasında da elbette tevekkül etmek.

Bizde kültürel olarak yanlış anlaşılan kavramların başında “kader”, “sabır” ve “tevekkül” kavramlarının geldiğini düşünüyorum. Bir şeye sabır etmek. Başımıza gelen olay karşısında öylece oturup beklemek ve başımıza gelen şeyin geçmesini beklemek değildir. Sabrın esas manası başımıza gelen şeyin iyi de olsa kötü de olsa Allah’tan geldiğini önce kabullenmek, sonrasında buna isyan ve başkaldırı veya üzüntüye düşmek yerine karşılaşılan bu durum ile yüzleşerek mücadele etmektir. Eğer elinden gelen bir şey varsa bir an önce bunun için bir şeyler yapmaktır. Elinden gelmiyorsa da gösterilecek bu mücadele de Allah’tan dua ile yardım istemektir. Dolayısıyla sabretmek anlaşıldığının aksine durağan değil aksiyon halinde olan bir durumdur. Örnek ile anlatmak gerekirse insan eğer hastalanmışsa hastalığının öncelikle Allah’tan geldiğini kabul edip hasta olduğunu kabullenmelidir. Bundan sonra yapacağı şey oturup beklemek değil, şifayı bulmasına vesile olacak olan doktoru aramaktır. Eğer aradığı şifanın bilinen bir tedavisi yoksa yapılacak son şey, bunun tedavisini bulmak için Allah’tan dua ile yardım istemektir. Aradığı yardımın bulunması ya da bulunmaması kulun imtihanıdır. Kader ise bu süreç içerisinde yaşadığımız tüm olaylar manzumesidir. Allah’ın bu süreçten geçerken kuluna verdiği tercih etme iradesini en iyi şekilde kullanmak ve gayret göstermek bizim üzerimize düşen sorumluluktur. Tevekkül ise karar ve tercihlerini yapıp elinden geleni yaptıktan sonra sonuçlarını Allah’tan beklemektir.

Bakara Suresi 216. Ayetinde şöyle buyurulmaktadır: “Bazen hoşlanmadığınız bir şey, hakkınızda iyi olabilir ve hoşlandığınız bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allâh bilir, siz bilmezsiniz.” Yaptığımız tercihlerin doğru mu yanlış mı olduğu kişiye ve zamana göre de değişebilir. Keşke yapmasaydım dediğiniz bir şeyin aradan belli bir zaman geçtikten sonra iyi ki yapmışım noktasına geldiği durumları sizde hayatınızda yaşıyorsunuzdur.

Bu süreçte anlamamız gereken en önemli şey; Biz yaptığımız işlerin sonucuna dair bir kesinliğe sahip değiliz, bize düşen tek bir şey var. Doğru tercihi yaparak, gayret etmek ve sonrasında elinden geleni yapmak. Sonuçlar Allah’ın takdiridir.

Buraya kadar anlattığım açıklamaları daha net anlaşılması için bir örnekle özetlemek istiyorum. Ben bu durumun farkına vardığımda hayatıma dair bir dönüm noktası yaşamıştım.  Her şeyi sil baştan düşünmem gerekti. Kendimi hiç olmadığım kadar iyi hissetmiştim. O yüzden size de uzun uzun açıklamak istedim.

Şimdi sınava girecek 2 öğrenci düşünelim. İngilizce dersini birlikte alıyorlar. Bu öğrencilerden birincisi çok zeki anlatılanı hemen anlayan, çok fazla çalışması gerekmeyen bir öğrenci, diğer öğrenci ise tam tersine dersi anlayabilmek için çok gayret göstermesi gereken ve daha fazla çalışması gereken bir öğrenci. Gün geliyor, bu iki öğrenci İngilizce dersinden sınava giriyor. İlk öğrenci sınava doğru dürüst hazırlanmıyor, diğer öğrenci ise sınava günlerce hazırlanıyor. Sonunda sınav yapılıyor ve sonuçlara göre birinci öğrenci 90 puan, ikinci öğrenci ise 60 puan alıyor. Durum bu? Böyle benzer durumları eminim sizde yaşamışsınızdır.

Şimdi sorumu soruyorum? Hangi öğrenci başarılı? Ders geçme durumuna, diplomasına v.b. durumlara bakarak sonucu iyi olan yani yüksek puan alan öğrenci başarılı. Oysa gerçekten mücadele eden ikinci öğrenciydi değil mi?

Allah’ın nazarında da kulun değerlendirmesi, burada olduğu gibi sonuca değil ettiğimiz gayret ve mücadeleye göre. Herkes bulunduğu koşulların ve sunulan fırsatlara göre puanını alacak. Durum böyle olunca bize düşen elimizden geldiğince gayret etmek ve sonuçlardan bağımsız o süreçte yapılması gerekenlere odaklanmaktır.

Buraya kadar anlattıklarımda eğer anlaştıysak gelelim tercihlerimizi nasıl yapacağımız konusuna…

Çok basit bir formül var. İşte açıklıyorum:

Eğer bir şey başarmak istiyorsanız önünüze tercih yapacağınız 2 yol çıkıyorsa genelde 1. Yol herkesin gittiği kolay yol, 2. Yol ise daha engebeli ve zor fakat daha iyi sonuçlara çıkacak yoldur. Siz her zaman zor olan yolu seçin ve sürekli olarak daha iyisini yapabilmek için kendinizi zorlayın. Hiçbir başarı insanlara altın tabaklarla sunulmamıştır, uzun mücadeleler sonucu elde edilmiştir. Mücadele etmeye hazır olun ve asla pes etmeyin.

Buradaki formülü size anlatan benim ama bana öğreten Prof. Dr. Zekeriya Altaç Hocam’dır. Onun üniversitede verdiği o dersi hiçbir zaman unutmadım ve bu zamana kadar da hayatımda başardığım birçok şeyde onun bu sözünün çok büyük etkisi olmuştur. (Bu vesileyle bir kez daha teşekkür ediyorum.)

Hayatımda bu formülün uygulandığı bir çok duruma şahit oldum…

  • Steve Jobs’un hayatını okuduysanız tam anlamıyla bu formül ile hareket ettiğini görürsünüz. Tasarladığı bilgisayarın kimsenin görmediği donanım dizilimini bile bu kadar kafaya takan birinden başkası bu kadar güzel ürünler tasarlayamazdı. Farkı anlamak için Windows ile Mac farkına bakmanız yeterli. Ekibini o kadar zorlardı ki yanında çalışanları bazen çılgına çevirirmiş. ( Hayatını okumadıysanız mutlaka okuyun bence.)
  • Fatih Sultan Mehmet’in gemileri karadan yürütmesi başka nasıl açıklanabilir? Tüm bir orduyu peşinde inandığı ideal peşinde öyle zorladı ki sonucunu almayı başardı.
  • Bugün başarılı olan siyasetçilerin bir çoğunun geldiği yere baktığımızda, sürekli mücadele eden tarafta olmayı seçtiklerini görürüz.
  • Etrafınızda sıfırdan başlayıp mücadeleyi bırakmadan çok iyi noktalara gelen bir sürü insan olduğuna eminim.

İnsanın sınırı kendi koyduğu sınırlarla örülü olduğunu düşünüyorum. O yüzden bana teklif edilen bir şeye “asla yapamam” demedim. Tam aksine “bunu benden önce biri yaptıysa bende yapabilirim. Eğer hiç kimse yapamadıysa da ilk yapan ben olurum” diye düşündüm. Çünkü yapmaya çalıştığınız şeyin üstüne ne kadar eğilir ve onu geliştirmeye çalışırsanız o şey başta çok zor gelir zorlanırsınız fakat belli bir zaman sonra başarmaya başladığınızı görürsünüz.

  • Basket atmayı beceremiyorsan bunu günde 100 kere yapmaya başlarsan; belli bir zaman sonra iyi basket atan biri haline gelirsin…
  • Kolun güçsüz ve taş bile atamıyorsan fitness yapmaya başla aradan geçen 3 aydan sonra kolunu ve vücudunu tanıyamaz hale gelirsin. Ama o hale gelmek hiç kolay olmaz kasların ağrır yorulur ve çok ter dökersin.
  • Yazı yazmayı bilmiyordum bugün hiç olmazsa bir blog sayfasını dolduracak kadar yazı yazabilir hale geldim. Her geçen gün yazı stilimde biraz daha iyiye gittiğim yönünde yorumlar alıyorum.
  • İngilizceyi düzgün konuşamıyorsan her gün 1 saat İngilizce konuşursan 3 ay sonra nasıl bir hale geleceğini tahayyül bile edemezsin.

Şu ana kadar anlattıklarıma inanmadıysanız, bu anlattıklarımın doğru olduğu bilimsel olarak da ispatlanmış durumda. Daha ne yapayım? J

Bilimsel adı “ Cam Tavan Sendromu ” olarak geçiyor. Pirelerle yapılan bir deney sonucunda bu isim verilmiş. Olayın hikayesi şöyle…

Bilim Adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görürler. Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar. Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar ama başlarını tavandaki cama çarparak düşerler. Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplarlar, tekrar başlarını cama vururlar. Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çekerler.

Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıpla(ya)mamayı öğrenirler. Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplarlar! Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkânları vardır ama buna hiç cesaret edemezler.

Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı ‘hayat dersi’ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkânları vardır ama kaçamazlar. Çünkü engel artık zihinlerindedir. Onları sınırlayan dış engel (cam) kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel (burada 30cm’den fazla zıplanamaz inancı) varlığını sürdürmektedir.

Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini göstermektedir. Bu pirelerin yaşadıklarına ‘cam tavan sendromu’ denir. Erdil Yaşaroğlu’nun aşağıdaki karikatürü bu durumu başka bir dilde çok güzel anlatıyor.

sinirlerkafandaerdil

Sirkte kullanılan Filler için de benzer bir durum söz konusu bildiğiniz üzere. Fillerin bağlandığı zincir o fil için aslında çok kolay kopartılabilir bir şey olmasına rağmen küçük bir fil iken zinciri koparamaması sebebiyle bu zinciri hiçbir zaman koparamayacağı “öğrenilmiş çaresizlik” olarak filin beyninde kodlanmıştır.

filzincir

Sonuç olarak bu hayatta bir ideale ulaşmak istiyorsak;

  • Tercihlerimizi kolay olana, işimize gelene değil zor olandan yana yapmamız gerektiğini
  • Kendimizi sürekli zorlamamız gerektiğini
  • Daha iyisini yapmak için mücadele etmemiz gerektiğini unutmayalım…

Hayat sadece 1 kez çıkılabilen bir yolculuk…

Yapmamız gereken ve sorumluluğumuzun olduğu çok şey var…

Etkisiz eleman olarak bu ömrü boş yere geçirip heba etmeyelim.

Kalın sağlıcakla…