Can Sıkıntısı Ne İşe Yarar?

Bu yazımı çok yoğun ve tempolu hayat yaşayanlara ithaf ediyorum. Diğerleri okumayabilir 😊 … Tempolu bir hayat yaşayanların derdi olabilecek bir konudan bahsetmek istiyorum. En son ne zaman yapacak bir iş olmadığı için can sıkıntısından patlayacak hale gelip, acaba ne yapsam diye düşündünüz?

Yaşadığımız hayatta bizi meşgul eden o kadar çok şey var ki… Gerçekten ilgilenmemiz gereken konularla ilgilenmeye, sorulması gereken soruları sormaya vakit bulamıyoruz artık. Neden bu kadar meşgulüz? İş hayatı, trafik v.b bir sürü sebep söyleyebiliriz. Fakat vaktimizi meşgul eden şeylerin hepsinin mecburiyetliklerden ötürü olduğunu söylersek de bu da doğru olmayacaktır.  Akşam evde olduğu halde televizyonu açmayan, kendini sosyal medyadan uzaklaştıran insanlar bugünlerde mumla aranıyor. Kendi adıma etrafımda böyle yaşayan insanlarla pek bir arada değilim. Gerçeğimiz ne yazık ki bu değil. Bizi meşgul eden esas şeyler, gün içinde iş hayatının yoğunluğu iken akşamları ise çoğu zaman survivor, dünya kupası maçları, twitter, facebook, instagram muhabbetleri ve izlediğimiz diziler kaynaklı oluyor… Bunların üzerine sahip olduğumuz sorumluluklar, ailemizin gündeminden kaynaklı yaşanan macera ve koşuşturmalarda eklenince, hele bir de çocuklarınız varsa artık gerisini siz düşünün.  Hal böyle olunca insanın kendi kendine kaldığı zaman dilimi o kadar kısıtlı bir hale geldi ki “gerçekten” kendimiz hakkında düşündüğümüz ve kendimiz için bir şeyler yaptığımız zaman dilimi çok sınırlı hale geldi.

Bahsettiğim bu meşguliyetleri ve sıkıntıları yaşamadan gerçekten yapmak istediklerini yaparak mevcut durumu en iyi şekilde değerlendiren canlı türü “çocuklar”… Etrafınızdaki çocuklara bir bakın. Resmi olarak yapmak zorunda oldukları hiçbir şey olmadığı için yeme, içme, uyuma gibi mecburi durumlar haricinde “ne yaramazlık yapsam” diye düşündükleri ve kendilerini boşluğa düştüklerini hissettikleri zamanlar oluyor. İşte o boşluklara düştükleri can sıkıntısından patladıkları zamanlar var ya işte size tam da bu zaman diliminden bahsetmek istiyorum. Çünkü bu zaman dilimi bir çocuk için bulunmaz bir nimettir. Bizlerin çocukları sürekli oyalamak için onlara verdiğimiz oyuncaklardan, telefon ve televizyondan kat be kat yararlı bir zaman dilimi sunuyoruz onlara… Çocuklar bu can sıkıntısı durumuna düştüğünde – bu durumda da Allah’ın bir mucizesi olarak beynimiz sürekli bir şeyler düşünmeye devam ettiği için- çocuğun gerçekten neyi yapmak istediğini keşfetmesine, “can sıkıntısı” dediğimiz şeyden kurtulmak için yeni yollar bulmasına fırsat sunuyor. Eğer şu anda bu satırları okuyan kişi bir ebeveyn isen sana en büyük tavsiyem şu olacaktır; lütfen çocuğuna bu ortamı sağla. Onun kendi halinde ve tek başına iken de vakit geçirebilme yeteneği kazanmasını mutlaka sağlamalısın. En büyük ricam bu olacaktır. Bu dönemlerde o çocuğun sevdiği şeyleri bulmasını, kendini tanımasını ve risk almasını sağlayacak şeylerle tanışması sağlanmış olur. Bugünün suni yaşantısında çocuklara gerçekten fikrini sormadan onları oyalayacak şeylerle hayatını “meşgul” ediyoruz.

Eğitim sisteminden kaynaklanan bir sürü nedenden dolayı okulda kendisini keşfedemeyen çocuklarımızı bir de biz futbol,tenis, İngilizce kursu v.b. bir çok etkinlikle doldurarak hayatlarında kendilerine ait alanı daraltarak çok sosyal ama mutsuz / doyumsuz çocuklar yetiştiriyoruz.

can-sıkıntısı-1-696x538

Eğer bugün mühendis olmayı tercih etmiş ve hayatımı bu meslekle kazanan biri olduysam burada en büyük fayda çocukken canımın sıkıldığı zamanlarda karıştırdığım ve hatta çoğunu da bozduğum alet ve makine parçaları sayesindedir. Evde parçaladığım küçük ev aleti sayısı bugün hiç azımsanmayacak seviyededir. Hayatım boyunca zevk alarak yaptığım bu mesleği edinmemde en büyük etmen, bir ürün tasarlamanın (sökmek ve parçalamak da dahil 😊)  bana en büyük keyif veren şeylerden birisinin olmasıdır. Ailemin bana sağladığı bu fırsat benim geleceğimin şekillenmesinde çok önemli rol oynamıştır.  Doksanlı yıllarda bunu benim yaşıtlarım arasında yapmak bugünkü kadar zor değildi. Çünkü bizi oyalayacak bu kadar çok şey (telefon, internet, tüm gün okul, ödevler vs…) yoktu. Okuldan döner dönmez çantayı bir kenara atıp canımız ne yapmak istiyorsa onu yapardık. Bugün bu ortamı çocuklara sağlamak için ekstra bir gayret sarf etmek gerekiyor.

İşte size de bu çocukların sahip olduğu aynı zaman diliminden bir miktar sipariş vermek istiyorum. Her şeyi bir kenara bırakın. Özellikle teknolojik aletleri… Kendinize sığınacak bir liman bulun. Bu bir parktaki bankta olabilir. Evinizin bir köşesi de olabilir… Kendiniz iyi hissedeceğiniz yer olsun mutlaka. Yaz döneminde izne çıktığınızda da tatile gittiğiniz yeri de böyle bir yer olarak ayarlayabilirsiniz. Ve kendinizi bırakın… Yapacak bir şey olmadığından canınızın sıkılmasına müsaade edin.  Kafanızın içinde her gün dolaşan bin bir iş ve sorumluluklar birer birer kaybolacak. İşte o zaman gerçekten düşünmeniz gerekenleri, yapmak istediklerinizi hatırlayacaksınız…

denizekarsioturanadam

Denemesi bedava… Deneyin farkı göreceksiniz…

Selametle…

 

Reklamlar

Stresle Nasıl Başa Çıkılır?

Bu kelimeyi ilk defa kim kullanmış bilmiyorum fakat yaşanılan son yüzyıla ait bir kavramdan bahsetmek istiyorum. Stres… Bu kelimeyi duyduğunuz anda bile bir miktar gerildiniz değil mi? Bugünün dünyasında stres olmayan stressiz bir hayat yaşadığını söyleyen insan pek yok gibidir herhalde. Bu ayki yazımda bu kavramı tartışmak ve stresli yaşamımızı nasıl daha kolay yaşanabilir hale getirebileceğimizden bahsetmek istiyorum. Bu yazıyı okuduğunuzda sizin stresinizi ve dertlerinizi bitireceğimi vaat etmiyorum. Fakat stresi yönetebilmeniz için bazı önerilerde bulunacağım.

Öncelikle şuradan başlayalım. Her ne kadar kabul etmek istemesek de bu dünyada dertsiz, tasasız dolayısıyla sıkıntı ve strese girmeden yaşamanın bir yolu yöntemi yok.  Her şeyden önce bunu kabul edip hayatımızı bu sıkıntı ve dertlere rağmen kendimizi yıpratmadan yaşayabilmenin yolunu bulmamız gerekiyor.

Bir insanın başına gelen türlü sıkıntı ve dertler başka bir insan için aynı oranda stres yapması demek anlamına gelmiyor. Kimisi trafiğe çıktığında çok rahat olup araba da klasik müzik dinlerken bir başkası önündeki aracın kırmızı ışıktayken yeşil ışık yandığında 2 saniye gecikmesine tahammül edemeyip kontrolünü kaybediyor. Buradan anlamamız gereken en önemli şey stres kaynağının kişilere göre göreceli olduğudur. Hayatı nasıl anlamlandırdığımız ve olaylar karşısında nasıl tepki verdiğimize göre yaşadığımız hayatın stres seviyesi değişiyor.

stres-kapak-

Şimdi sizden şöyle bir düşünmenizi rica ediyorum. Sizi en çok sıkıntı ve strese düşüren durum / şey / kişi nedir? Bu sorunun cevabını 2 farklı durumda düşünmemiz gerekiyor. Genel olarak sizin başınıza gelen her durumda strese sokan şeyler. Ve şu an yaşadığınız dönemden kaynaklı olarak dönemsel yaşadığınız stres kaynakları… Sorunun size özel cevabını düşündüyseniz genel geçer stres kaynaklarımızı birlikte bir gözden geçirelim…

1. Çok yoğun ve hızlı yaşamamız sebebiyle bir şeyleri yetiştirememe, geç kalma ve buna bağlı olarak aldığımız sorumlulukları tam anlamıyla yerine getirememe v.b. sebeplerden dolayı yaşanan durumlar

2. İnsan olmamızdan ileri gelen sevdiklerimizle ve hatta sevmediklerimizde olan ilişkilerimizde yaşadığımız problemler. Anlaşamamak, sevdiğimizi kaybetmek, gurbette kalıp hasret çekmek, kin, nefret, hırs, aşk v.b. duygular sebebiyle dert sıkıntı çekmek…

3. Maddi imkansızlıklar nedeniyle her ayın sonunu getirmekte zorlanarak yaşamak. Ev, araba gibi fiziki ihtiyaçları sağlamak için mücadele ederken yaşadığımız stresler

4. Yaşadığımız şehir hayatının getirdiği trafik vb. keşmekeş, doğadan uzak yaşamın getirdiği sıkıntılar

Sizin için en önemli stres kaynağı olan şey; yukarıda 4 ana başlık altında topladığımız dert ve sıkıntılardan hangisine giriyor? Öyle ya da böyle baktığımızda hepimizin dertleri ve sıkıntıları aslında benzer konulardan oluştuğunu görüyoruz.  İşe bir de diğer pencereden bakarsak burada söz konusu olan dertler bizde yoksa aslına bakarsanız yaşamıyoruz demektir. Bir manada bir şeyler başarmak için bu hayatta mesafe kat edebilmek için bu strese bu sıkıntılara girmeye muhtaç durumdayız.

O zaman öncelikle anlamamız gereken konu bugünün dünyasında böyle bir hayatta yaşamamız gerektiğini kabullenmemiz gerektiğidir. Doktorun hastayı tedavi edebilmesi için öncelikle hastanın hasta olduğunu kabul etmesi gereklidir. Buradan sonra tedavi yöntemleri konuşulmaya başlanabilir.

Öncelikle A maddesinden başlayalım. Bu konu ile ilgili olarak stres yönetiminde benim hayatıma çok büyük fayda sağlayan bir yöntemden bahsetmek istiyorum. Eğer bunu uygularsanız hayatınızda gözle görülür şekilde daha rahat bir yaşam sürmeye başladığınızı göreceksiniz. Aslına bakarsanız bu yöntemi kullanmaya başladıktan sonra bir adının olduğunu öğrendim. Size en başından paylaşayım. Bu yöntemin adına Eisenhower Matrisi diyorlar. İsminin böyle olduğuna bakmayın. Uygulaması son derece kolay bir yöntemden bahsediyorum. Aşağıdaki tabloya baktığınızda bölümlenmiş dört bölümden meydana geldiğini göreceksiniz.

eisenhower

1. Acil ve Önemli: Bu kutuya yazacağınız işler hem acil ve hem önemli olduğu için aynı zamanda da iş planlamanızda “Hemen Yap” sloganını benimseyeceğiniz işler oluyor. Örneğin; Yöneticinize sıkıntıya girmiş bir proje hakkında mail atmak ya da hasta olan çocuğunuz için doktordan randevu almak gibi…

2. Acil Değil – Önemli: Bu kutuya yazacağınız işler ikinci önceliğinizdeki işler Hemen yapmazsanız bir şey kaybetmeyeceğiniz ama yapılmazsa da sizi sıkıntıya sokacak işleri düşünün. Örneğin; bir ay sonra yapacağınız önemli bir toplantı için yeni bir takım elbiseye ihtiyacınız var. İşte bu gibi durumlarda bu işi ne zaman yapacağınızı planlamanız gerekiyor. Bu işi takviminize kaydedip zamanı geldiğinde yapın.

3. Acil – Önemli Değil: Ömrümüzde en fazla vakit harcadığımız kutuya geldik. Aslında çok da önemli olmasa da vakit harcamak zorunda olduğumuz işler bu kutuya geliyor. Kredi kartı ödemesini yapmak, iş yerinde rutin raporları hazırlamak v.b. Bu kutudaki işler için yapmanız gereken en önemli şey bu işleri delege etmek. Yani bu tarz işlerin sizin vaktinizi almasından kurtulmak. Belirli sistemler kurarak hayatınızda yapmak zorunda olduğunuz ama size katma değer katmayan işlerden kurtulmaya çalışın. Aklınızın bir köşesinde her zaman bu düşünce olsun. Evin ihtiyaçlarını her gün gidermek yerine haftanın belirli günlerinde toplamak olabilir.

4. Acil Değil – Önemli Değil: Bu kutucuğa da diğer kutulara yazdığınızda arda kalan işlerinizi yazın. Bu işler keyfe keder yapıp, yapmadığınızın çok önemli olmadığı işlerdir. Gerçekten yapmanız gerekmiyorsa listenizde bile yer işgal etmesine gerek yok.

Haydi sizde yapacağınız tüm işleri bu tabloya yerleştirmeye başlayın. Bunu bir kâğıt üzerinde yaparsanız çok daha faydalı olur. Bu şekilde çalışmaya başladığınızda bir süre sonra kâğıda bile yazmaya gerek kalmadan daha verimli çalışmaya başladığınız göreceksiniz.

Anlattığım yönteme ilave olarak ufak bir öneride daha bulunacağım. Bazen yapmanız gereken ve vaktinizi almayacak çok basit işler olur. O işleri yapamadığınız sürece de karın ağrısı çekersiniz. İşte böyle işlerin “Hemen Yapın.” Bulduğunuz ilk fırsatta o işi bitirin. Benim bu matris yöntemine ilave koyduğum kuralım şu. Bir işi yapmak eğer benim 5 dakikamı almayacaksa o işi hemen yaparım. Örn. Bazı maillere cevap vermek böyledir. Ya da eşine yapacağın bir plandan bahsetmek. Bu gibi durumlarda hemen bu yöntemi uygulamaya koyuyorum. Çok faydasını gördüğüm için size de şiddetle tavsiye ediyorum.

Gelelim B. Maddesine… Yani insan olmamızdan ileri gelen sıkıntılara… Buradaki yukarı da anlattığım gibi bir formül ( en azından benim bildiğim )  yok ne yazık ki… Ama benim bu zamana kadar yaşadığım sıkıntılardan öğrendiğim bir şey var. Sizinle onu paylaşmak istiyorum…

Yaşadığın kavgada, küslükte, duygusal değişimlerde, iletişim probleminde senden kaynaklı bir problem meydana geliyorsa ve senin davranışını değiştirmen gereken bir durumla karşı karşıya geldiysen hiç gurur, kibir yapmadan ve ben haklıyım demeden doğru davranışa geçiş yap. Bunu söylemek yapmak kadar kolay değil elbette. Ama düşünce yapını buna göre kurduğunda zamanla yapmaya başlıyorsun. Buna rağmen karşındaki kişiden bir değişiklik, özür dileme ve kendini düzeltme emaresi yoksa her şeyi akışına bırak. Zamanın düzeltmesi için fırsat ver… Bizler her şeyi düzeltmek için gerekli güç ve iradenin bizde olduğunu zannediyoruz… Oysa ki gerçek hiç öyle değil. İnsan dediğin aslında aciz bir kul. İşte böyle durumlarda duaya sarılıp Allah’a sığınmaktan daha kolay bir yöntem göremiyorum…

Örneğin sevdiğin birini kaybettiğinde yapabileceğin başka ne olabilir ki? Stres ve üzüntü yaşamamak mümkün mü? Bununla baş etmenin bir yolu var mı?  Büyükler zaman her şeyin ilacı diye boşuna söylememişler… Çünkü sabredip, dua edip bir süre beklediğinde görüyorsun ki yaşadığın olay sadece senin o an gördüğün pencereden ibaret değil. Yaşanan durumun başka boyutlarının da olduğunu keşfediyorsun. Böylece bazen çözüme bazen de ebedi çözümsüzlüğe daha kolay ulaşıyorsun.  Bu noktaya geldiğinde kabullenme süreci başlıyor. Kabullendiğinde de stresini minumum düzeye düşürmüş oluyorsun.

Bu sıkıcı yazıyı buraya kadar okuduysanız sizi tebrik ediyorum. Daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Bu yazıları öncelikle kendim ve oğlum için yazıyorum. Üzerinde siz de okuyorsanız ne ala… 😊 Kalan sağlarla birlikte C ve D maddelerine geçebiliriz o halde.

Bu iki madde bizim dünyalık dertlerimizden bahsediyordu esasen. Geçim sıkıntısı, trafik derdi, iş yaşantısının getirdiği sıkıntılar v.b. Bu stresle başa çıkmanın yöntemini ecdadımız yıllar önce çözmüş. Eğer bunları hayatımıza tatbik edersek başımıza ne gelirse gelsin, bu sıkıntılarla birlikte yaşamayı öğrenmiş olacağız. Şimdi sizinle o formülleri paylaşıyorum…

İşte Osmanlı’nın stresle başa çıkmak için uyguladığı 5 temel formül ;

  1. Er-Rızku Al’allah: Rızkı veren Allah’tır. Dolayısıyla senin çok çalışman, az çalışman, işin sebebiyle değil. Allahın sana takdir ettiği rızıkla bu dünyada yaşıyorsun. Yaşadığın duruma kanaat et. Kanaatkâr bir insan olmaya çalış. Esas zenginlik buradadır.
  2. Tevekkültü Al’allah: Dünyalık başına gelen her meselede yapman gerekeni yap. Vazifeni yerine getir. Eşşeğini sağlam bir ip ile bağla. Sonrasında Allah’a tevekkül et. Ona dayan.
  3. Ya Nasip: Başına öyle durumlar geliyor ki hak etmediğin durumlara maruz kalıyorsun. İstediğin şey olmuyorsa bil ki o da Allah’tandır. Eğer şey senin nasibinde varsa döner dolaşır ve seni bulur. Sen de iyi bilirsin ki bazen hayır gibi görünen de şer, şer gibi görünende de hayır vardır. Sen her zaman hayrı iste. Hayırla meşgul ol.
  4. Ya Sabır: Güzel şeyler öyle hemencecik oluvermez. Bir bebeğin doğması için 9 aya ihtiyaç vardır. Ağaç yapraklarını açmak için baharı bekler. Sen de bir şeyler hemencecik oluversin diye acele etme. Sabret ve Hakkı tavsiye et.
  5. Bu da Geçer Ya Hu: Unutma zenginlikte, fakirlikte, mutlulukta, üzüntüde bir gün gelip geçer. Hayatın içinde bunların hepsi bir arada vardır. Hastalıkta, sağlıkta, başarı da başarısızlıkta geçicidir. Hatta şu an alıp verdiğin nefes dahi gelip geçti. Dolayısıyla yaşadığın bu hayatta geçicidir. Allah’ın senin hakkında uygun gördüğüne razı ol. Gönlünü buna alıştır…  

Başka bir şey söylememe gerek kalmadı heralde sevgili okur…

Kalın sağlıcakla…

Bir başka yazıda görüşmek üzere…

Selametle

Burası Türkiye… Güzel İnsanların Ülkesi

Yazının başlığı garip mi geldi? Çünkü ne hikmetse artık ülkemizde iyi insan kalmamış gibi görünüyor. Gazetelere, televizyona ve sosyal medyaya bir bakın. Etrafımızda ne kadar katil, sapık, hırsız varsa sanki hepsi etrafımızda… Peki ya Avrupa? Hele İskandinavya ülkeleri… Dünyanın en güzel insanları orada yaşıyor. Peki gerçekten de durum bu mu acaba?

Her şeyden önce ülkemizin güllük gülistanlık olduğunu hiçbir problemin olmadığını söyleyecek kadar “Poliyanna” değilim. Ama günlük konuşmalarda, internette ve tüm mecralarda sürekli olarak Türk insanının ne kadar kötü, art niyetli ve üç kağıtçı olduğu üzerine konuşmalara denk geliyorum. Durumun abartıldığı kadar da kötü olduğunu düşünmüyorum. Bizim milletimiz ile ilgili söylenecek olumsuz bir şey varsa bence bizimle ilgili en olumsuz özellik sürekli olarak bardağın boş tarafı ile meşgul olup bardağı doldurmaya uğraşmak istemememizdir.

Bir şeyi yapmak ve düzeltmek yerine; eleştirmek, dedikodu yapmak, konu ile ilgili tweet atmak, yaşamadığın bir acı üzerine konuşmak, şikâyet etmek, isyan etmek her zaman çok kolaydır ve bunların hiçbiri için ilave bir gayret harcamaya gerek yoktur. Kendiliğinden oluverir. İş yerinizdeki ortamı düşünün. Akrabalarınızla bir araya geldiğiniz anları hatırlayın. Çok yakın arkadaşlarınızla güzel bir ortamda iken yaptığınız muhabbetleri hatırlayın. Biz millet olarak bütün bir devlet erkanından daha fazla devlet işlerini, bir teknik direktörden daha fazla futbolu, bir din aliminden çok daha fazla da din meselelerini biliriz!  Sayılacak tek olumsuz bir özelliğimiz olacaksa o da bilip bilmeden boşa konuşmamızdır. Bir de bunun üzerine artık yaptığımız işe verilen kıymetin ölçülmesi “reyting”, “retweet” ve beğeni sayıları gibi kriterlerle ölçülmeye başladığından ötürü tüm meselemiz olması gerekeni söylemek değil etki bırakacak bir şey söylemek haline geldi. Bence işin olumsuz tarafının özeti budur.

Bize bu hastalık son 50 yılda adına “medya” dediğimiz şeyden bulaştı. Medyada adına haber denilen şey bizi mahvetti. Çünkü medyamız haberi şu şekilde anladı; bir şeyin haber olması için belirtilen tanım şudur. “Eğer bir köpek adamı ısırıyorsa haber değildir ama adam köpeği ısırıyorsa işte o zaman haberdir.” Bugün tartıştığımız haberlerin birçoğu adamın köpeği ısırdığı haberlerdir. Olması gereken akışta giden konuları hiçbir zaman konuşmadığımız için 1 tane adamın ısırdığı köpek yüzünden köpekleri masum adamları ise suçlu ilan ettik. Bir de bunun üzerine Siyaset Meydanı, A Takımı gibi programlarla -konu hakkında hiçbir fikri olmayan- halka mikrofon uzattıkça hepimiz “Ben bu işin en doğrusunu biliyorum” demeye başladık. Bununla da yetinmedik içinde futbol dışında her şeyin konuşulduğu “Telegol” gibi programlara maruz kalınca iyice ayarı kaçırdık. Elimize de telefonu verince artık gelsin tweetler, gitsin yorumlar hepimiz siyaset uzmanı, askeri ateşe, teknik direktör ve din alimi olarak iyice kantarın topuzunu kaçırdık.

karikatur_gercek_sanal
Sanal mı? Gerçek mi?

Kadın programlarında tartışılanlar, en çok okunan gazetenin sayfasındaki manşetler, magazin dünyasında yaşananlar, televizyon dizilerinde yaşanan aile ilişkileri ve yaşantısı, kadın-erkek ilişkileri, youtube’da en çok izlediğiniz kedi videoları, youtuber annelerin çocuk yetiştirme hikayeleri, survivor’da her gün yaşanan kavgalar…

İşte buradan haykırıyorum. O izlediğiniz insanlar gerçek değil. Onlar her gün sokakta gördüğünüz görebileceğiniz insanlar değil. Seksen milyonluk bir milletin gerçeği, örneği referansı bu izletilenler bu konuşulanlar olamaz. Çok çok ufak bir zümrenin yaşadıkları saçma sapan hayatı sürekli konuşup, söyledikleri şeylere değer verip kulak kabartmak bizim en büyük yanlışımız. Bugün bu girdabın içine kapılan dünyadaki tüm milletlerden insanlar, bilinçli bir oyunun kurbanı olarak yaşamlarını sürdürmeye devam ediyorlar. Sorgulamayan, her söyleneni olduğu gibi kabul eden, kızgınlığını ve sevincini sadece bir ekrana bakarken yaşayan insanlar topluluğu var artık. İstedikleri şey bize verileni, söyleneni çizilen resmi olduğu gibi kabul etmemiz. Bu sayede ticari döngüyü sürdürebiliyorlar çünkü…

Kötüyü ne kadar çoğaltır ve her bulunduğunuz ortamda bundan bahsederseniz işte o zaman kötülüğü azaltayım derken daha çok çoğaltmaya sebep olursunuz. Dün reyting kaygısı ile kadın programlarında gördüğümüz tekil dediğimiz olayların bugün çoğaldığını, insanların artık eskisine göre çok daha kolay boşandığını görünce isyan etmeye başlıyoruz. Çünkü yaşanan olumsuzluğu toplum olarak olağan bir olgu haline getirince şaşırma duygumuzu kaybediyor ve sonuç olarak yanlışı ve doğruyu umursamayan bir toplum haline dönüşüyoruz.

Yeşilçam dönemince çekilen uyanık, dolandırıcı tipli adamların başarılarının konu edildiği filmlerin toplumun bilinçaltına verdiği mesajı kaçırmamak gerekir. Bugün hala kısa yoldan hak hukuk tanımadan işler yapan insanların kurduğu “Namuslu ve dürüst olursan bu ülkede bir şey yapamazsın” cümleleri o zamanda çekilen filmler sebebiyledir. Köylerde yaşayan tüm ağaların kadın düşkünü ve görgüsüz resmedildiği, bütün imamların kaypak ve sözüne güvenilmez insanlar olduğuna dair izleri neredeyse o dönem çekilen bütün filmlerde görürsünüz. İstanbul’a taşı toprağı altın diye gelen saf köylünün nasıl profesyonel bir dolandırıcı haline getirildiği filmleri unutmayalım. Kapitalist sistemin bize yıllarca tereyağını bile zararlı diye yedirmeyerek onun yerine margarini sağlıklı diye yutturduğunu yaşı otuz ve üzeri olanlar hatırlayacaktır. Halkımıza bilgisi eksik diyebilirsiniz ama hiçbir zaman bu topraklarda yaşayan insanlar erdemini ve irfanını kaybetmemişlerdir.

Bundan sonra yazdıklarımı bir hamaset duygusu ya da gaz vermek amaçlı yazmıyorum. Tamamen inanarak yazıyorum. Biz güzel bir ülkenin, güzel insanlarıyız. Mayamızda hamurumuzda İslam’la yoğrulmuş kadim bir medeniyetin evlatlarıyız.

Bu ülke sahip olduğu kadim miras ile birlikte, bilinen tarihin başlangıcından beri tarih sahnesinde rol oynayan, çağ açıp çağ kapatan, insanlığa medeniyeti, temizliği ve teknolojiyi öğreten ve ahlaki duruşundan tarihin hiçbir döneminde taviz vermeyen insanların bir araya getirdiği bir ülkedir. Örnek lazım gelirse şunu söylerim; dün Çanakkale’de olanların ve oradaki ruhun bugün Afrin’de tekrar yaşandığını görebilirsiniz. Dün kuşlara su içmesi için suluk yapmayı, kuşlara yuva yapmayı bile mimarinin içinde barındıran ruhun; bugün aynı ruh ile dışarıda aç kalan hayvanlar, soğukta üşüyen hayvanlar için mücadele eden insanlardaki ruh olduğunu görebilirsiniz.

Dünya üzerinde zor durumda olanlara, mültecilere, fakirlere, savaş mağduru insanlara bizim kadar yardım eden, koruyup kollayan başka ikinci millet göremezsiniz. Çünkü biz komşusu aç iken karnı tok olamayan ümmetin neferleriyiz. Bu ülke topraklarında toplamda 3.5 Milyon mülteciyi misafir ediyoruz. Bu rakam bazı Avrupa ülkelerinin nüfusu ile eşdeğer. Lütfen bunları gözden kaçırmayalım. İster Arakan’a gidin, ister Kudüs’e, ister Bosna’ya… Nerede bir mağduriyet varsa Türkiye’nin de orada olduğunu görmek kimseyi şaşırtmayacaktır.

8-9 ülkeyi gezmiş birisi olarak Anadolu insanının samimiyetini, kadirşinaslığını ve hak bilirliğini bugüne kadar başka hiçbir memlekette görmedim. Bir ortama kendinden yaşça büyük bir insan girdiğinde hala edebinden yerinden kalkan ayak ayak üstüne atmayı bile terbiyeye aykırı sayan insanların olduğu bir ülkede yaşadığımızı unutmayalım. O güzel insanlar sigara içerek hata bile yapsa büyüğünün karşısında saygıdan sigara içmeyi bile kendine çok görecek kadar saygılı insanlardır.

Mevcut durumdaki negatif durumu düzeltmek için yapmamız gereken şey belli.

İyilik yapmak. Yalnız bir püf noktası var.

Karşındaki insanların sana iyilik yapmasını beklemeden iyilik yapmak

Bu kadar…

Komşunu arayıp sormak mesela, Gördüğün bir yetimin başını okşamak, Akrabalarınla bir araya gelmek için organizasyon düzenlemek, Baharın geldiği bu aylarda gidip bir fidan dikmek, Hiç tanımadığımız bir insana yolda selam vermek, gülümsemek, yolda gördüğümüz çöpü yerden alıp çöpe atmak…

İşte bunları yaptığımızda ve iyilikleri çoğalttığımızda, dışarıdan gelen olumsuz etkilere karşı kalkanımızı giyip bu dünyada savaşmaya devam etmiş oluruz.

Zaten Allah’ta bize böyle yapmamızı ve böyle yaşamamızı emretmiyor mu?

Bir işi bitirdikten sonra hemen hayırlı başka bir işe koyul. (İnşirah Suresi)

Bu kadar anlattım. İşte size o güzel insanlardan bazı kesitler… Böyle insanlarla aynı ülkeyi paylaştığım için kendimi çok mutlu hissediyorum…

  • Telefonunun alarmını birisinin çaldırması zanneden amcamız… Şu mektubun naifliğine bakın lütfen…

telefon_alarmc4b1.jpg

  • Gördüğü misafirlere hemen elma ikram eden teyzemiz…

anadolu_kadini

  • Uyuyan köpeği rahatsız etmeden ATM’den para çeken insanlar

atmden-para-ceken.jpg

  • İşi geri dönüşüm için çöp ayıklamak olan bir insanın bile kanaatkar oluşu…

bunadasukur

  • Bu ülkenin erkeği karşısındaki kadın rahatsız olmasın diye bacaklarını bile yana doğru çekerek oturur.

otobusamca

  • Gerçek Aşk budur….

gercekask

  • Gerçek Dostta bu…

dostluk.jpg

  • İşini küçük görmeyen, gerçekten severek yapan insanların olduğu bir ülke

isiniseventemizlikci.png

  • Bastonu ters tutan, çocuklara şeker tutan dedelerimiz var bizim…

bastonluamca.png

  • Sabah namazına kalkmak isteyen kardeşini arayıp her sabah uyandıran insanları var…

namazakaldir

  • Faturalarını ödeyemeyen öğrencinin faturalarını ödeyen komşularımız var. İyilik yaparken yüzüne vurmamak için kapının altından atın diyen insanlar var bu ülkede…

igdasci

  • Gene parası yetmediği için yemeği eksik kalan öğrencilere Lahmacuncu abiden yapılan bir güzellik

lahmacun1

lahmacun2.png

  • Savaşan askerine cebindeki tüm para neyse onu gönderecek kadar cömert olarak yetişen çocuklar var bu ülkede…

harclik1tl

  • Bu hafta internetten aldığım şarj kablosu ile birlikte satıcısının yaptığı sürprize bakın… Onları tercih ettiğimiz için teşekkürlerini bu şekilde göndermişler… Dünyanın neresinde var kablo aldın diye çikolata gönderen satıcı? Afiyetle yedik. 😊

iphonehobby

Bu örnekler her gün yaşanan onbinlerce örnekten sadece birkaçı… Bu yazıyı buraya kadar sabredip okuduysan seni de tebrik ediyorum sevgili okuyucu… Haydi şimdi bu yazıyı da okumayı bırak ve güzel insanların yaşadığı bu ülkede sen de bir iyilik yap… 😊

Çocuklarımızın bizden daha güzel insanların yaşadığı bir ülkede yaşaması dileğiyle…

Selametle…

Tarih Artık Tekerrür Etmiyor

Günümüz dünyasından bugüne kadar yaşanan tüm zamanlara baktığımızda hiçbir şeyin bundan önce olduğu şekline benzemediği bir zamanı yaşıyoruz. Böyle bir zamanda yaşamanın en büyük zorluğu ise inanılmaz hızla gerçekleşen değişime ayak uydurmak. Bu yazıda tarih ile bugünü karşılaştırarak nerede durduğumuzu ve içinde bulunduğumuz bu hal ile nasıl mücadele edebileceğimizi tartışmak istiyorum.

tarih

Zamansal olarak tarihin yaşanmış dönemlerine baktığımızda; tarihçilerin, bugüne kadar yaşadığımız devirleri çeşitli sınıflara ayırarak (İlkçağ, Orta çağ, Yakınçağ v.b.) incelediğini görürüz. Bu dönemleri adlandıranların kategorize etmede kullandığı yöntem ya o zaman dilimindeki büyük değişimlere göre (İstanbul’un Fethi v.b.) ya da o dönemdeki baskın keşiflere göre (cilalı taş devri, yontma taş devri v.b.) yapıldığını görürüz.

Tarih ile ilgili bilgimize baktığımızda insanoğlunun, Hz. İsa’nın doğumu ile başlayan ve Milat olarak adlandırılan dönemden sonrasına dair göreceli olarak ne yaptığına dair iyi-kötü bir fikrimiz var fakat Hz. Adem’den bu yana olan biten ile ilgili de çok fazla bilgimizin olduğu söylenemez. Ancak Kutsal kitaplardan ve arkeolojik kazılardan öğrenilebilenler var diyebiliriz. Bunların da tartışmaları uzun yıllardır devam eder fakat hemfikir olma tarafında hala birçok konuya çok uzağız. Buna göre şöyle kabaca bakarsak, insanın bu dünyadaki hikayesinin son 5000 yıldır devam ettiğini görüyoruz. Bundan sonra nereye kadar gideceğini de Allah’tan başka kimse bilmiyor…

Bizler böyle upuzun bir filmin ortalama 60-70 yıllık bir sahnesine denk gelecek bir bölümünde figüran olarak hayatımızı sürdürüyoruz. Figüran bile denemez herhâlde ama neyse. Fakat bir yönüyle şu anda bu dünyada yaşayan insanlar, bugüne kadar hiçbir insan topluluğunun şahit olmadığı şeyleri yaşıyor haldeler. Bizden sonra gelecek olanlardaki değişimin nasıl olacağını bilmiyoruz ama bu kadarıyla yaşanan değişimler insanoğlunun başını döndürmüş durumda. Bildiğimiz tüm ezberlerin bozulduğu bir dönemi yaşıyoruz. Bunu anlamak için çok uzun uzadıya bakmaya da gerek yok aslında. Kendi çocukluğunuza bakmamız o günkü dünya ile bugünü karşılaştırmamız farkı anlamak için gayet yeterli.

Kilometre taşı olarak insanlığın geçirdiği teknolojik gelişim aşamalarına bakarsak şöyle bir sıralama yapabiliriz diye düşünüyorum.

  1. Ateşin bulunması
  2. Tekerleğin icadı
  3. Avcılık aletlerinin kullanılmaya başlanması
  4. Kağıt, barut, pusulanın bulunması
  5. Tarımın başlaması ve yerleşik hayata geçiş
  6. Matbaanın icadı
  7. Buhar Gücünün Keşfi
  8. Petrol ve İçten Yanmalı Motorların Keşfi
  9. Elektriğin İcadı
  10. Telefon – Telgraf Keşfi
  11. Sanayi Devrimi
  12. İnsanoğlunun Ay’a gitmesi (Gidilip gidilmediği hala tartışma konusudur bu arada…)
  13. Televizyonun Keşfi
  14. Bilgisayarın keşfi
  15. İnternetin yaygınlaşması
  16. Akıllı Cep Telefonlarının hayata girmesi
  17. Yapay Zeka, Bulut Teknolojisi

evolution-through-technology

Bu keşiflerin her birinin insanın hayatını derinden etkileyen değişimlere yol açtığı aşikâr. Fakat özellikle tüm dünyadaki insanların iletişimini birbirine bağlayan internetin keşfi ile bir anda ülke, dil, sınıf farkı gözetmeksizin bütün toplumlar birbirine inanılmaz entegre olmaya ve benzemeye başladı. Yurtdışında çeşitli ülkelere giden ve toplumları incelemeye meraklı birisi olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim.  Adına kapitalizm dediğimiz sistemin baskı ve zorlamasıyla artık Japonya ile Türkiye’nin, İtalya ile Amerika’nın birbirinden çok büyük farkları kalmadı. Önümüzdeki dönemde bunu çok daha yakından göreceğiz. Bu durumun adına Mc Donald’s etkisi de deniyor. Bu konu bambaşka bir yazıya konu olacak kadar derin bir mevzu aslında ama şu kadarını söyleyeyim. Kapitalist sistem yeşermek için tohumlarını önce Hollwood filmleri ile ardından Mc Donalds, Coca Cola, Nike gibi küresel markalar ile atıp sonrasında aynı şeyi izleyen, yiyen içen ve giyen insanlar haline getiriyor. Böylece insanların yedikleri, sevdikleri, izledikleri, giydikleri şeyler giderek birbirine daha da yakınlaşıyor. Bu durumda da sınıflar ve toplumlar arasındaki farklılıklarda yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Aynı düşüncede olan insan tipine doğru yaklaşıyoruz.

mcdonalds-china-arches

Bugüne kadar tarihin hiçbir döneminde bu kadar benzeşme yaşanmadı. Afrika’daki bir insanın hayata bakışı ile Amerika’daki insanın hayata bakışı artık birbirine çok benzer. Bir taraftan bunun neresi kötü dediğinizi duyar gibiyim. Keşke öyle olsaydı. Tüm dünyanın birbirine benzetildiği bu durum tamamen belli kartellerin kontrolünde ve onların istediği şekilde yönlendiriliyor. İnanmıyor musunuz? Bu durum bizim içinde geçerli. Alın size kolay bir test. Bahsi geçen popüler kültürün etkisi “beyaz yakalı” olarak tabir edilen insanlara bir sorun bakalım… Hayalleri ne? Emeklilik planları ne? Sorunun cevabını ben söyleyeyim: “Ege’de bir sahil kasabasında organik tarım yapıp denizde tatil yapmak.” Ben şu ana kadar başka planı olan bir beyaz yakalıya denk gelmedim. İnsanlara hayallerini sormayı çok severim. O kişi hakkında en büyük fikrimi o soru sayesinde elde ederim. Çünkü İnsanın hayali kendisidir. Artık hayallerimiz bile bu sistemin oluşturduğu fikirler haline geldi ne yazık ki…

Gelin şöyle yaşadığımız zamanı bir tahlil edelim;

Tarihin hiçbir döneminde ebeveynlerin bu kadar aciz kaldığı bir dönemi yaşamadık. Çünkü artık evladınıza babanızdan öğrendiklerinizi öğreteceğiniz devir çok geride kaldı. Artık çocukların dedelerine bir şey öğrettiği devirdeyiz. Büyüklerin bilgisi ve görgüsü bu dünyaya adapte olmaya yetmiyor. En sonunda bütün nine ve dedelerin facebook’a adapte olduğu bir dünyaya gelmiş durumdayız. Tecrübe ve deneyime artık gerek yok! Çünkü Google var. Bir şeyin cevabını bilmiyorsan büyüklere sormak yerine google’a sormak daha makbul artık!!!

Dini konularda fetva sormak için eskiden bir hocaya, alime gidip fikir alırdık. Artık buna da gerek kalmadı. Niye? Çünkü sorduğunuz soruya istediğiniz şekilde fetva verecek Hazreti Google var artık!!!

Özel günleri bir düşünün; Tüm kandil, bayramlarda eş, dost ve arkadaşlarla nasıl bir iletişim yaşıyoruz. Tüm İslam aleminin bayramını / kandilini facebook’ta kutlarken üst komşumuza asansörde selam vermiyoruz. Bir de Cuma mesajı meselesi var. Her Cuma mesaj attığımız telefon rehberine kayıtlı olan kişi ile en son ne zaman görüştük?  “Hayırlı Cumalar” yazan resimli mesajı whatsapp’tan göndermezsen sanki cuma namazı kabul olmayacak noktaya geldik!!!

Okulların bir anlamı kaldı mı? Hangi bilgiyi öğrenmek için okula gerek duyuyor çocuklar?  Okulda hangi öğrendiği şeyi youtube’da öğrenemeyecek ki çocuklarımız? Ondan sonra diyoruz ki çocuklar okulu sevmiyor? Sen olsan sever misin? Bana ezber yaptıran, motive etmeden bir şeyler anlatan öğretmeni ve okulu asla sevmem. Zaten telefonda oynayacak güzel vakit geçirtecek bir sürü oyun var. Niye okulla vakit kaybedeyim?!!

Suriye’de Irak’ta yanı başımızda yıllardır süren bir savaş var. Her gün yaşanan insanlık dramı var. Sanki film izliyor gibi değil miyiz? Camın arkasından bakınca yaşananlar sanki gerçek değil gibi geliyor. Her gün yüzlerce insanın öldüğü haberini alıyor ama artık çok da umursamıyoruz sanki? Ama sosyal medyada “top topic” olan kedili videoyu izlemeyen paylaşmayan kalmıyor öyle değil mi?

Robot and boy shaking hands

Endüstri 4.0 diye bir şey duydunuz mu? Duymadıysanız sizin ya da çocuklarınızın işi elinden alındığında haberiniz olabilir. Artık iş gücü olarak insana ihtiyaç kalmadığı bir zamana geldik. Bill Gates geçenlerde yaptığı açıklamada Robotlar için etik kurallar anayasasını yazmamız gerekiyor dedi. Eskiden 5000 kişinin çalıştığı bir fabrika bugün 50 kişi ile yönetilir hale geldi. Bir de üzerine yapay zeka ile akıllandıklarında dünyanın nasıl bir yer olacağını tahmin edebiliyor musunuz?

teknoloji2

Trafikte kırmızı ışık 5 dakika yandığında sinirden çıldırıyoruz değil mi? 2 saatlik araba yolculuğu bizi çok yoruyor değil mi? Belimiz tutuluyor hemen… Çok değil bundan 100 sene önce bugün 2 saatte gittiğimiz mesafeyi kaç günde kat ediyorduk? Şimdi o sürede Amerika’dan Japonya’ya gidebiliyoruz. Peki bu hız yeterli mi? Elbette değil. Şu anda bu hızı arttırmak için dünyanın dışına çıkıp tekrar dünyaya dönen roketlerle yolculuk nasıl yaparız diye çalışıyoruz?

Elon Musk’ı duymayan yok artık herhalde değil mi? Projesini biliyorsunuzdur. Dünya’daki kaynakları tükettiğimiz için artık Mars’a yerleşme planı yapmaya başladık. Yok artık mı? Evet artık gündemimiz de bu da var.

elonmusk

Velhasılıkelam…

Çok değişik bir zamanda yaşadığımıza ikna edebildim mi bilmiyorum. Bu konuştuğumuz konuların hepsi ben çocukken hayaldi. Bu kadar kısa zamanda böylesine büyük değişimler sadece beni şaşırtmıyor herhâlde. Tarih hiçbir döneminde dönmediği hızda dönüyor artık dünya ve gelecek bundan da hızlı olacağa benziyor… Artık tarihin tekerrür etmediği bir zamandan geçiyoruz…

Bu süreçte inanılmaz teknolojik gelişimler yaşanırken diğer taraftan bu gelişimin sebep olduğu ahlaki dezenformasyonu da göz ardı etmememiz lazım. Cinayetlerin, cinsel sapıklıkların, hırsızlığın, aile arası ilişkilerde meydana gelen kopuşun bu kadar afişe olduğu ve normalleştiği bir dönemde yaşamadık.  Dolayısıyla “edep” gibi “nefs terbiyesi” gibi konular artık bize çok uzak meseleler haline geldi.

Peki ne yapacağız? Hayatımızı nasıl sürdürmeliyiz?

Dünya nasıl bir hale gelirse gelsin bize öğretilen “ahlaki değerlere göre yaşama derdi” hiçbir zaman değişmeyecek. Eğer bunu kaybedersek insan olmayı da kaybederiz. Geriye de başka bir şey kalmaz zaten…

Bu kadar hızla değişen ve artık şaşırma duygusunu kaybetmeye başladığımız zamanlarda öncelikle bu değişimi fark ederek taşları doğru yerlerine koymamız gerekiyor. Her gün maruz bırakıldığımız şeylerin gerçekten olması gereken şeyler olup olmadığını çok iyi sorgulamamız gerekiyor.

Bu değişimi fark ederek çocuklarımıza manevi eğitimlerini eskiden olduğundan çok daha dikkatli vermek irfan gözüyle bakmaktan asla sapmadan ama zamanın getirdiği ve gerektirdiği değişimlere uygun olarak yetiştirmemiz gerekiyor.

Bu konularda sürekli düşünüyorum ve kendime şunu öğütlüyorum;

Kendini rüzgâra kaptırma! Nereye gittiği belli olmayan yapraklar misali savrulma!

Kendine ait bir “gündemin” olsun. Bu gündemi belirleyen şey dünyanın konuştuğu “top topic” olan şeyler değil; ilimle, bilimle ve her şeyden önemlisi irfanla yoğrulmuş bir gündemin -yapılacaklar listen-  olsun.

Evet sevgili okur…

Senin gündemin ne?

Selametle…

 

 

İçinden Geldiği Gibi Yaşayamamak

Şu sınırlı ömrümüzde birçok açıdan kuşatılmış durumdayız. Hayallerimiz var. Yapmak istediğimiz şeyler var. Yanlış olduğunu bildiğimiz halde kurtulamadığımız hatalarımız / günahlarımız var… Bunların hiçbirini gerçekleştiremiyor ve hayatımızı istediğimiz şekilde yaşayamıyoruz.

Neden?

Ne yapsak ne etsek de içine düştüğümüz bu sarmaldan kendimizi kurtarsak?

Kendi içimde yıllarca aradığım ve sonunda cevabını bulduğumu düşündüğüm bu konuya sizinle birlikte bakalım istedim.

Konu size yeterince sıkıcı gelmediyse ve ilginizi çektiyse o halde devam ediyorum. 😊

İnsanın başına endişe edeceği bir sürü şey gelebilir. Ölümden endişe etmek, sağlıktan endişe etmek, işe geç kalmaktan endişe etmek v.b… Bu endişelerin içinde bana göre en kötüsünün “insanlar ne der acaba” endişesi olduğunu düşünüyorum.

Bu endişeyi Şair İsmet Özel’in dile getirdiği gibi söylersek;

nederleracaba.jpg

Bu cümleyi ilk okuduğumdan çok etkilendiğimi ve irkildiğimi hatırlıyorum. Çünkü gerçekten de sürekli tepemizde yaptığımız ve yapacağımız hareketleri insanların ne diyeceğine göre değerlendiren bir “put” ile karşı karşıyayız.  Hayatı böyle yaşamaya başlayınca zaman içinde kendi düşünce ve fikirlerinden sıyrılmış tamamen toplumun ve çevrenin yorumlarına göre hareket eden insanlar haline geliyoruz. Siz de bu “put”un hayatınızda olup olmadığını kolayca anlayabilirsiniz. Nasıl mı? Size birkaç ipucu vermek istiyorum.

  • Kıyafet seçimlerinizde kendi beğendiklerinizi mi yoksa başkalarının sizin üstünde gördüğünde beğeneceği kıyafetleri mi seçiyorsunuz?
  • Tartışılan bir konu hakkında gerçek fikrinizi beyan etmek yerine, bulunduğunuz ortama göre hiç cevap vermemeyi ya da cevap verdiğinizde sizin hakkınızda ne düşüneceklerini mi hayal ediyorsunuz?
  • Doğru olduğunu bildiğiniz halde, arkadaş ortamınızdan ve çevrenizden farklı olmamak için kendi doğrularınızdan vazgeçiyor musunuz?
  • Gerçekleştirmek istediğiniz hayaller var fakat bunları yaptığınızda toplum tarafından nasıl karşılanırsınız diye mi çekiniyorsunuz?
  • Saçlarınızı istediğiniz bir modelde kestirmek istediğiniz halde beğenilmem / tepki görürüm endişesiyle istediğiniz gibi yapamıyor musunuz?
  • Sırf bulunduğunuz gruptan ayrı kalacaksınız ve tepki göreceksiniz diye sigara içmek v.b. kötü alışkanlıklara devam ediyor musunuz?

Bu soruların bir veya birkaçına verdiğiniz cevap evet ise sizin de hayatınızda “Ne derler acaba” tabusu yer alıyor demektir. Şu kısacık ömürde toplumun baskısı sebebiyle Allah’ın istediği gibi “Dosdoğru” bir insan olamamak ne kadar büyük bir acı. Yapabileceğin birçok şey varken sırf çekindiğin için, endişe ettiğin için hayallerini gerçekleştirememek ne kadar zor.

eladam

Geçenlerde arkadaşımla sohbet ederken mesaili bir işte çalışmak yerine bir çiftlik kurup kendi işinde çalışmak istediğinden, fakat bulunduğu statü ve toplumun bakış açısı sebebiyle bir türlü istediği hayalini gerçekleştiremediğinden bahsetmişti. Tam da bu muhabbetin üzerine bankacılığı bırakıp pazarcılık yapmaya başlayan adamın hikayesi televizyonlarda gündeme geldi.  Arkadaşım ve bu haber üzerine işte bunları tekrar hatırladım. Şöyle sosyal medyadaki arkadaş gruplarınızdan yapılan paylaşımlara ve hatta kendi yaptığınız paylaşımlara bakın. Birçoğunun arka planında insanların kendini topluma iyi /güzel / mutlu göstermek istediklerine dair paylaşımlar göreceksiniz.

Aslında ait olmadığınız bir yerde misiniz?

sarc4b1msakmandalina.png

Yaptığı iş sebebiyle ödül alan insanlar, doğum günü / evlilik kutlamaları, güzel bir yemekten bir enstantane, gittiği 5 yıldızlı otel tatilinden bizi özendirecek paylaşımlar, kimsenin gitmediği bir yere gidip oraya gittiğini bize göstermeye çalışanlar ve buna benzer birçok paylaşımı rahatlıkla bulabilirsiniz. Artık öyle bir hale geldik ki arkadaşlar bir araya geldiğinde selfie çekilmese, güzel bir yere gidildiğinde fotoğraf paylaşılmasa, Kitap okunduğunda yanına kahveyi koyup kitap okuyorum “story” si koyulmasa aslında bu etkinliklerinde hiçbir anlamı yok noktasına geldik.

Siz hiç işten atıldığında, eşinden ayrıldığında, bir yanlış yaptığında, çocukları kötü karne getirdiğinde, ayın sonunu getiremediğinde, insanların görmesini istemediği bir durumunu paylaşan birisini gördünüz mü? Ben bugüne kadar görmedim. İstisnalar vardır belki ama genel durum bu şekilde değil mi?

Neden böyle oldu peki?

Çünkü bu reklamcıların tabiri ile “PR” yani imaj çalışması.

Cümle rahatsız edecek belki ama “Kendi reklamımızı yapıyoruz.”

Siz izlediğiniz herhangi bir reklamda reklamı yapılan ürüne ait kötü bir şey söylendiğini duydunuz mu?

Evini satan müteahhit ev çok güzel ama kışın üşürsünüz dedi mi hiç? Reklamlarda lıkır lıkır içilen kolanın aslında nasıl bir şeker komasına sebep olduğunu söyleyen oldu mu? Ucuz diye sattığı deterjanın aslında tüm lekeleri çıkarmadığını söylediler mi? Söylenmez. Çünkü adı üstünde reklam yapıyorlar. Çünkü reklam, bir şey aslında tam olarak iyi olmasa bile “iyi gösterme çabasıdır.”

İşte bu kapitalist sistemin içinde bizde kendimizi çevremize ve başka insanlara “iyi gösterme çabası” içindeyiz. Bizden bahsedilsin yaptıklarımız insanlar arasında konuşulsun diye birçok şeyi paylaşma gayreti içindeyiz.

İşin garip tarafı şu; Bir taraftan ne derler acaba diye düşünürken, diğer taraftan da iyi desinler diye daha çok çabalıyoruz. Artık bunu fark etmenin ve bu düzeni bozmanın zamanı olduğunu düşünüyorum.

umudunu kaybetme

İşte ben de bu yüzden tüm paylaşımlarımı “fikir” bazlı yapmaya, gerekmedikçe de bir şey paylaşmamaya özen gösteriyorum. Sırf bu yüzden yıllardır saçımı 3 numara yapmak için çekinirken saçlarımı 3 numara tıraş ettirdim. Çünkü başkalarının sesini dinlerken kendi sesimi duymayı unuttuğumu fark ettim. Artık önce kendi sesimi dinliyor, sonrasında gerek görüyorsam başkalarının seslerinden kendime değer verdiklerim içinden gelen sesleri dinliyorum.

Burada altını çizmek istediğim bir husus daha var. Sevdikleriniz için fedakârlık yapmak, onları mutlu etmek için yaptıklarınız bu yazının konusu dışındadır. Kendi nefsi isteklerimizden vazgeçerek ne kadar başkalarına faydalı olmak üzere bir hayat yaşarsak işte o zaman gerçek manada insan olmuş, kul olmuşuz demektir.  Yunus Emre, Mevlana, Şeyh Edebali gibi gönül dostları bu fedakârlıkları yaparak gönüllere sultan olmuşlardır.

İstanbul Kadılığı görevinden vazgeçip “insanlar ne der acaba” diye düşünmeden, nefsini terbiye etmek için İstanbul Sokaklarında ciğer satan Aziz Mahmut Hüdai Hazretlerini bu noktada çok iyi anlamak gerekiyor. Onun “Putu” kadı olmasıydı. O Putunu yıktı. Bu sayede bugün binlerce insanın andığı bir insan haline geldi.

magaraadam

İnsanları kendini iyi göstermek için memnun etmek ile hizmeti nimet bilerek memnun etmek arasında dağlar kadar fark var elbette.

Bu dünyaya gönderiliş amacımız bize verilen görevleri yerine getirmek. Eğer bu puttan kurtulamazsak görevlerimizi yerine getiremeyeceğimize göre bir an önce bu “putu” parçalamanın yolunu bulmamız gerekiyor.

Hadi sende düşün söyle şimdi…

Senin Put’un ne?

Kırmak için neyi bekliyorsun?

Selametle…

 

Zinciri Kırma(dım)!

Tam 1 sene önce bugün kendime bir söz vermiştim.

Bir sene boyunca her ay bir yazı yazacağım!

Bu sözü verirken de amacım “derdimi” , “dert ettiğim şeyleri” ve “gündemin dışında kalan fakat önemli olduğunu düşündüğüm bazı meseleleri” anlatmaktı.

zincir2

Hedef okuyucu kitlemi “sadece oğlum okusa yeter” şeklinde planlamıştım.  Hamdolsun bu 1 yılın sonunda kendime verdiğim sözü tutmuş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Bu dünyada insanı en çok mutlu eden şeyin koyduğu hedeflere ulaşması olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bu yazıda kendime teşekkür ederek geçtiğimiz bir yıllık macerayı özetlemek istiyorum. Koyduğu hedeflere ulaşmakta zorlananlar için bu yazının faydası olacağı ümidini taşıyorum.

Öncelikli olarak “Zinciri Kırma” mottosunun ne olduğunu anlatmak lazım sanırım. Bu bana ait bir söz değil. İlk defa Youtuber ( tabiri farklı gelenler için hikaye anlatıcı diyelim 🙂 ) Barış Özcan’ın aşağıda videosunu izleyebileceğiniz videosunda bu söz ile karşılaşmıştım.

Sonraki iki yılda bu videoların devamı da geldi. İzlemek isteyenler için onları da aşağıya bırakıyorum.

2017

2018

Bu videonun sadece dünyada olan bitenlerle değil aynı zamanda ölüm ve sonrasına da yansıyan bir versiyonu daha var. Bu videoyu da mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum. “Kişisel gelişim” konularına olan bakış açınızda bir farkındalık sağlayacağından eminim

Eğer videoları izlediyseniz devam ediyorum. Zincir metaforu özet olarak şunu anlatıyor.  Kendine bir hedef belirle. Bu hedefi hangi sıklıkla yapacağına karar ver. Bu hedef makul bir hedef olsun. ( Bu sene evleneceğim. Trilyoner olacağım gibi değil 🙂 ) Aynı zamanda da süreklilik arz etsin. Bu hedefe ulaştığında aynı zincirin halkaları gibi bir araya gelecek ve seni hedefine bağlayacak. Burada belirlediğin hedefin ne olduğu da aslında seni diğer insanlardan ayıran özelliğin oluyor. Tüm zamanlara ve çağlara hitap eden bir hedefte olabilir. Günlük dertlerine derman olacak bir hedefte olabilir. Bence önemli olan sendeki bir yaraya merhem olması.

Ben koyduğum bu hedefle birlikte 1 yıl içinde aşağıda linklerine ulaşabileceğin konu olarak birbirinden farklı 12 adet yazı yazdım. Bu maceram sayesinde beni hiç tanımadığı halde fikirlerime önem verip beni takip eden yorumları ile zenginleşmemi sağlayan insanlarla tanıştım. Bilmediğim ve merak ettiğim konularda araştırma yapmayı öğrendim. Normal şartlarda tembellik edip yazamayacağım yazıları biraz da okuyanların baskısıyla hani bu ayın yazısı diyerek yazmayı başardım. Eğer bir miktarda olsa içinizde yazma hevesiniz varsa bu deneyimi mutlaka yaşamanızı tavsiye ederim. Yıllardır yazdığım yazıları yayınlamayarak şimdi hata ettiğimi görüyorum. Önümüzdeki dönemde bu yazılardan da seçtiklerimi yayınlamayı planlıyorum.

Emekli Olmama Daha 30 Sene Var

Dünya Sandığınızdan Daha Büyük

Hayatınızı “Yavaşlatın!”

Tüm Okulları Kapatalım!

Ömür Boyu Öğretmeye ve Öğrenmeye Var mısın?

Beni Olduğum Gibi Kabul ve Değiştirmeye Uğraşma!

Gerçekten Mutlu musun? Aradığın mutluluğu nasıl yakalayabilirsin?

Öldükten Sonra Arkanda Ne İz Bırakacaksın?

Teknoloji Gerçekten de İyi Bir şey mi?

Hangi Yolu Seçmeliyim? Zor Olan mı? Kolay Olan mı?

Yolda Olmak, Yolcu Olmak

Farkında Mısın?

Mühendis olarak hayatının büyük bölümü sayılar ve hesaplamalarla geçen birisi olarak söyleyebilirim ki edebiyat, sosyoloji, psikoloji vb. sosyal bilimlerle uğraşmanın inanılmaz ufku açan ve bakış açısını genişleten bir tarafı var. Tam tersi durumda olanlara da bu durumun tersini tavsiye ediyorum elbette. Beyni farklı yönlerden çalıştırdığınızda çok farklı sinaps bağlantıları oluşuyor. Çözülmesi zor durumlarda kaldığınızda bu bakış açısının faydasını görüyorsunuz.

Bu hayatta benim için en önemli şey Yaşadığımın hayatın anlamını keşfetmek. Ne için bu dünyaya gönderildiğimi anlamak ve buna göre yaşamak…

Bunun için insanın kendi kendine konuşması ve bazı sorgulamalardan geçmesi gerekiyor. İşte ben bu sebepten ötürü, yazı yazmanın nasıl mucizevi bir şey olduğunu da yaşayarak öğrendim.  Yazı yazmak insanın kendiyle konuşmasıdır. Sözle konuştuğunuzda saçma cümleler kurarken yazı ile konuşmaya başladığınızda anlamlı cümleler kurmaya başlıyorsunuz. Dolayısıyla sorgulamalarda o derece anlamlı oluyor.

Çocukluğumdan beri içimde dinmek bilmeyen – aynısını şimdi oğlumda da gördüğüm- bir merak duygusu var. Bazen zararları ( başka bir yazının konusu 🙂 ) olmakla birlikte çoğu zaman bu özelliğimin yararını gördüm. Yeni bir şeyi öğrenmek ve keşfetmenin verdiği hazzı başka hiç bir şeyde yakalayamıyorum sanırım. Bu merak duygusu Allah’ın yarattıklarındaki mucizevi özellikleri keşfetmemi sağlarken bir yandan da bana tefekkür etmeyi öğretti. Yazma macerası ile neyi merak ettiğimi gerçekten neler ile meşgul olduğumu çok daha iyi anladım.

Gelelim bu yıl ki “Zinciri Kırma Hedefine” ;

Bu yıl ki hedefim her ay 4 adet kitap okumak olacak. Bunun için de şimdiden okuyacağım kitapların listesini çıkardım bile…

Evet şimdi sıra siz de… İlla bu yöntemi kullanmak zorunda değilsiniz elbette. İstediğiniz noktaya sizi ulaştıracak başka yöntemlerde deneyebilirsiniz…

Şimdi soruyorum…

Sizin hedefiniz ne?  Bu hayatta ne yapmak istiyorsunuz? 

 

Farkında mısın?

Yaşadığımız hayatla ilgili insanı harekete geçirecek çok az kelime var. Bunlardan birisi de benim için “Farkında Olmak” ifadesi oldu. İnsan hayatında olan bitenin “farkına vardığında” işte o zaman bazı şeylerin uyanışına sebep olacak değişikliklere gitmeye başlıyor. Bende sana soruyorum bu yazıda. Farkında mısın?

Inspiration

Hiç fark etmediğin bir şekilde ömür geçip gidiyor. Daha düne kadar istediğin oyuncak alınmadı diye, sokağa çıkamadın diye üzülüyordun. Şimdi nelere üzülüyorsun? Farkında mısın?

Oysa ne kadar çok hayalin vardı çocukken? Sana heyecandan uyku uyutmayan o hayaller duruyor mu yerinde? Hayallerinin peşinden koşuyor musun? Koşmadıysan eğer hayallerin bir bir elinden uçup gidiyor farkında mısın?

Her sabah önünden geçtiğin o ağacın, her sabah pencereden bakan teyzenin ne zamandır orada durduğunun farkında mısın?

Günlerin birbirinin aynısı mı? Hayat hep rutin şeyler bütünü mü oldu senin için? Hani dünü bugüne eşit olan bizden değildi… Gözlerine far ışığı çakılmış kedi gibi kaldın öyle farkında mısın?

Sevdiklerine en son ne zaman “Seni Seviyorum” dedin? En son hiç bir özel günü bahane etmeden ne zaman hediye aldın? Kapitalizmin uydurduğu günler peşinde koşuyoruz. Anne Günü, sevgili günü, doğum günü olmadan da hediye alınabilir farkında mısın?

Ne zaman sadece ama sadece kendin için kendi sevdiğin bir şeyi yaptın? Kendini unuttuğunun farkında mısın?

En son ne zaman arkanda bütün dünyayı ve  dünyalık dertleri, talepleri de bir kenara bırakarak seni yaratan Rabbin ile baş başa kaldın? Dualar dilinden ezbere mi dökülüyor  yoksa kalbinden mi? Farkında mısın?

Kopkoyu bir gecede herkes uykuya çekildiğinde başını kaldırıp göğe baktın mı hiç? Yıldızlara baktın mı? Onlarla konuştun mu? Tefekkür ettin mi? Gökteki yıldızlardan çok yerdeki taşlarla, araba lastikleri ile meşgulüz artık farkında mısın?

Hayatımız işe yetişmek, eve yetişmek, derse yetişmek, otobüse yetişmek şeklinde telaşe ile geçiyor. En son ne zaman durdun? Hatırla! Bu kadar koşmakla yine hiç bir şeye yetişemeyeceksin. Farkında mısın?

Sultan Süleyman Han yaşamadı bugün senin yaşadıklarını, rahatını, konforunu, zevki sefanı… Bugün yaşadığın hayatın, sahip olduğun imkanların farkında mısın?

Hiç gelmesini beklemediğin, hatırlamak dahi istemediğin “Ağzının tadını bozan” ölümün çok yakın olduğunun farkında mısın?

Sahip olduğun bazı kötü alışkanlıkların var. Yıllardır yapmaya çalıştığın fakat yapamadığın şeyler var. Sevdiklerinin sende beğenmediği huyların / alışkanlıkların var. Zamanında söz verdiğin yere gitmemek, kitap okumamak, düzenli olmamak, spor yapmamak v.b. Bazı şeyleri düzeltmek için ilhamın gelmesini mi bekliyorsun? Bir şeyleri değiştirmek istiyorsan bunu sadece sen niyet edersen yapabilirsin farkında mısın?

Bu hayatta kimin hayatına dokundun? Kime hiç bir nedeni yokken bir iyilik yaptın? Yolun ortasında duran taşı en son ne zaman başkaları zarar görmesin diye kenara aldın? Kapının önünde gezinen kediye en son ne zaman yemek verdin?  Artık çıkarımızın olmadığı hiç bir işin içinde olmuyoruz farkında mısın?

Ekmek kırıntılarını toplayan karıncaya bak, senden habersiz çalışan vücudundaki organlarına bak, binlerce yıldır birbirini takip eden mevsimlere bak.Böyle bir muazzam düzenin içine gezmek, eğlenmek, yiyip içmek için gelmiş olamazsın. Farkında mısın?

Yetti artık konuştuklarımız, düşündüklerimiz, anlattıklarımız… Mazeretlerin, bahanelerin ardı arkası gelmedi…

Artık harekete geçme zamanı…

Kararını ver. İradeni koy ortaya…

Kış uykusundan uyan…

Haydi işin ucundan da olsa başla artık…

Belki bir daha fırsatın olmayacak…

Kimbilir belki de bu son fırsatındır farkında mısın?