Beni Olduğum Gibi Kabul Et ve Değiştirmeye Uğraşma!

Yıllar boyu kendime sorduğum soruyu sizlere sormak istedim bu yazıda. İnsanlar değişebilir mi? Yoksa herkesi olduğu gibi kabul edip değiştirmemeye mi çalışmalıyız?

Çalışma hayatında, ailede ya da bulunduğumuz ortamlarda yaşadığımız tartışmalar açmaza girdiğinde genelde en son kurulan cümle  “Herkesi olduğu gibi kabul edeceksin” şeklinde olur. Çünkü genelde tartışmada bir sonuç yoktur. Tartışmanın tarafları karşı adımı atmadığı için, konuşma içinden çıkılmaz bir hal alır ve sonunda “Kimse kimseyi değiştirmeye çalışmasın. Herkes, herkesi olduğu gibi kabul etsin” cümlesi ile genellikle tartışmalar sonuçsuz olarak biter.

Peki bu tavır sizce doğru mu? Gerçekten de herkesi olduğu gibi kabul etmeli miyiz?

Öncelikle uzatmadan kendime göre net cevabı vereyim. Hayatımda değer verdiğim, sevdiğim insanları ve en başta kendimi hiçbir zaman “olduğu gibi” kabul etmedim.  Ölene kadar da yapacağım en son şey olduğu gibi kabul etmek olacak.

Ama… Bu işin bir de aması var.

Aması şu. İnsanları kendi istediğiniz gibi olmaya zorlamak onları değiştirmek hakkı size ait değil. Bunu insan ancak kendisi isterse yapabilir. Sizin doğrularınıza göre sevdiklerinizi zorla değiştirmeye çalışmak işi içinden çıkılmaz hale getirir. Bize düşen sevdiklerimizin hatalarını görmesine ve kendini düzeltmesine yardımcı olmaya çalışmak. İnsanlara değişmiyor diye baskı yapmak çoğu zaman daha tersi etkilere neden oluyor.

Öncelikle “Ben böyleyim beni olduğum gibi kabul et” cümlesini kurmaktan kurtulmamız lazım. Etrafınızda bu cümleyi kuranların şu atasözünün birebir karşılığındaki insanlar olduğunu göreceksiniz. “7’sinde ne ise 70’inde de o…

Oysa o kişi için bu atasözünün yerine şunu  demek daha güzel olurdu diye düşünüyorum; Hayatı boyunca yaşadıklarından ve yapılan uyarılardan gerekli dersleri çıkardı ve buna göre düzgün bir hayat yaşadı.

Olduğu gibi kabul et derken neyi kast ediyoruz? Yıllar içinde yaptığım gözlemler ve örneklere dayanarak şunu söyleyebilirim ki insan gerçekten istediği bir şeyi “yapabilir” ya da “yapmaktan vazgeçebilir”. Ama burada kritik olan gerçekten bunu yapmayı istemek ve irade sahibi olmak. Sigarayı bırakmak gibi, yanlış giden hayatını düzene sokmak, daha fazla kitap okumak gibi…

Bu dünyaya bir ömür aynı kafayı yaşamak için gönderilmedik. Allah bizi bir fıtrat üzere dünyaya gönderdi. İçimize nefsi koydu. Şeytanı da düşman olarak belirledi. Ne yapmamız gerektiğini Kitaplar ve Peygamberleri ile söyledi. Eğer biz “Ben böyleyim, beni böyle kabul edin” demeye devam edersek bir ömür ölene kadar aynı insan olarak yaşamaya devam edeceğiz. Oysa Allah bize nefis ve şeytan ile mücadele etmeyi emretti. Sadece bu bakış açısı bile kendimizi değiştirmek için yeterli bir sebep aslında. Bunu hayatının bir noktasında yapan, yaptığı yanlışlardan vazgeçip tövbe eden yüzlerce insanı etrafınızda görebilirsiniz.

Onların en büyük özelliği yanlış yaptıklarını gördüğünde diretmeyerek, doğru olanı yapmaya çalışmalarıdır.  Bir insanda olabilecek en büyük erdem bence bu özelliktir.

Burada işin karıştığı nokta şu; insanın fıtratından kaynaklı olarak hayatını etkileyen davranışları değiştirmek ve düzene sokmak çok kolay değil. Bunu bir örnekle açıklarsak; Çabuk sinirlenen tabiata sahip bir insanın bir anda çok sakin bir insana dönüşmesi elbette mümkün değildir. Ama bunun için mücadele ettiğinde, zaafının üzerine gittiğinde insan sıkıntısını düzeltebilecek bir hale gelebilir.

Burada en güzel örnek Hz. Ömer’dir. Müslüman olmadan önceki hayatı ile müslüman olduktan sonraki hayatını okuduğunuzda bu farkı bariz olarak görebilirsiniz. Özellikle halifelik döneminde Hz. Ömer’in nasıl halim, selim bir insan olduğunu hayatını okuduğunuzda idrak edebilirsiniz. Adalet timsali halifenin zaman zaman bu çabuk sinirlenen halini gösterdiği tavırlar olmuş, fakat ömrünün son dönemlerine doğru o Ömer gitmiş yerine başka bir Hz. Ömer gelmiştir. Bu durum da yaşanan iç mücadeleye en güzel örneklerden biridir.

Bu durumun günümüzde de birçok örneği var. Lütfen etrafınıza dikkatli bakın. Özele girdiği için ismini paylaşamadığım arkadaşlarımdan örnek vereyim.

Fıtratı çabuk sinirlenmek ve asabi olmaya programlı arkadaşım, kendisini bu konuda öyle bir eğitti ki artık çok daha sabırlı bir insan haline geldi.

Günlük hayatında çok somurtkan olan başka bir dostum, uyguladığı tekniklerle çok daha güleryüzlü bir insan haline geldi.

Kendim ile ilgili de şu örneği verebilirim. Yıllar boyu ta çocukluğumdan beri topluluk önünde konuşmakta zorlanan bir birey oldum. Telefonda bile tanımadığım biriyle konuştuğumda sesimin titrediğini hatırlıyorum. (Şimdinin cep telefonu ile dünyaya gelenleri bunu anlayamazlar 🙂 ) . Bu konuyu çözebilmek için çok ciddi mücadeleler verdim. Etkili konuşma, hitabet ile ilgili konularda kitaplar okudum ve kendimi topluluk içinde konuşmama fırsat verecek ortamlarda rezil olma pahasına denedim. Bugün geldiğim noktada artık bu konuyu kendime problem etmeyen biri olarak hayatıma devam ediyorum.

Şu anda okuduğunuz bu blog da bunun başka bir denemesi. Yıllarca kendime yazı yazamayacağım ile ilgili engeller koydum. Şimdi bu mecrada hiç kimse okumasa bile oğlumun bir gün okuyacağını düşünerek yazılar yazıyorum. Bu seneki hedefim her ay en az bir yazı yazmak. Bence sizde deneyin 🙂

Burada mesele şu; insanın kendisiyle uğraşması.  Bunu yapmak zor geldiği için insanlar hep karşısındakini değiştirmeye odaklı bir yaşam sürüyor.

Bunun için ne yapmamız lazım? İsterseniz onlara bir bakalım.

Değişim İçerden Başlar

İnsanın kendinde olan yanlış bir şeyi değiştirmeye çalışması bir nevi “gönüllü ızdırap” çekmektir. Bunu yapmak elbette kolay değil. Aradan yıllar geçtikten sonra bazı şeyleri doğru yöne sevk edemediyseniz, bir şeylerin yanlış gittiğini görmek kadar insanı yıkan başka bir şey olmayacaktır. Bu yüzden bu ızdıraba katlanacağız. Bu ızdırap kişinin ancak kendi rızasıyla olabilecek bir şeydir. Sonuç alabilmek için de uzun süre mücadele gerekecektir.

Burada şu örneği aklınızda tutmanızı rica ediyorum. Bir yumurtadan canlı ve sağlıklı civciv çıkabilmesi için, yumurta kuluçka süresinde belli bir kıvama geldikten sonra civcivin yumurtayı “içeriden” kırması ile hayat başlar. Eğer siz civcivin işini kolaylaştırayım diye “dışarıdan” müdahale ederseniz civciv için hayatın da başlamasına engel olursunuz. O yüzden bırakın başkalarını, sadece kendinizle uğraşın.

yumurta

Yeter ki isteyin! Mutlaka bir yolunu bulursunuz.

birseyiyapmak

Burada Cahit Zarifoğlu’nu tekrar anmakta fayda görüyorum. Ne diyordu üstat?

 cahitzarifoglu

Tartışmaları Fırsat Olarak Görün

Öncelikle çok ciddi bir tartışma kültürü problemimiz var. Tartışmayı bilmiyoruz. Televizyon programlarındaki gibi sesi yüksek çıkanın haklı olduğu konuşmalar cereyan ediyor etrafımızda. Tartışmalarda yapılan en büyük hata, konuşurken kendi fikrinin doğru olduğunu savunmak ve haklı olduğunu ispatlamak için konuşmak. Bu durumda karşı tarafın ne dediğinin hiçbir önemi yok. Konuşulacak konu ile ilgili tüm argümanları sırala. Argümanlar bitince de kavga et. Olay bu.

Diğer bir konu ise -en az bunun kadar tehlikeli olanı- sadece sizinle aynı fikirdeki insanlarla konuşmak. Bu günümüzde en çok karşılaştığımız problemlerden biri. Örneğini siyasi tartışmalarda çok görüyoruz. CHP’liler, MHP’liler ve Akparti’liler hep %100 haklılar. Tartışmaları sadece kendi içlerinde konuştukları için hepsi de %100 haklı ve doğru yoldalar. En ufak bir hataları bile yok. Sonucu bugün siyasette geldiğimiz durum.

Gelin- Kaynana ilişkilerine bakın. Kaynanalar kendi arasında hep haklı. Gelinlere bakarsanız da gelinler hep haklı.  Ama bir araya gelip konuşma kültürü olmadığı için problemler her zaman daha da içinden çıkılmaz hale geliyor.

Sabrederek sonuna kadar dinlesek, empati yaparak karşımızdakinin bize gerçekte ne söylemek istediğini anlasak bir çok problem kendiliğinden çözülecek.

Hatanızı Kabul Etmek Geri Adım Atmak Değildir. Sizi Küçültmez.

Tartışmadan daha sıkıntılı olan bir konu ise insanlar hatalı bile olsalar egolarını yenerek geri adım atmakta zorlanıyorlar. Karşısındakine kusura bakma, özür dilerim bu konuda haklısın, bundan sonra dikkat edeceğim gibi hatayı kabul eden ifadeler kullansa çoğunlukla karşı taraftan gerekli yumuşamayı görüyorlar. Ama işi keçi inadına vardırarak sürekli kendi tarafından baktığında insanlar kendisindeki sıkıntıyı göremez hale geliyor.

Unutmayın! Bardağın yarısı dolu ise diğer yarısı boştur. İkinizin de haklı ve doğru olabileceği durumlar her zaman olabilir. Kimi insan önce olayların olumlu yönlerine bakarken, bazı insanlarda önce olumsuz yönlerini görürler. Bunu bilerek buna göre hareket edersek sıkıntılarımızı çözeceğiz.

Kendinizi Yargılayın.

Yaşadıklarınız neticesinde sürekli birilerinin size geri bildirim vermesini beklemeden, yaşadığınız olaylar ile ilgili kendinizi yargılayın. İnsanın kendisine yaptığı yorumlar kadar hiçbir yorum daha acımasız olamaz. Ama bunlardan yeniden doğuşlar, doğru kararlar ve davranışlar meydana gelecektir.

Daha güzel günlerde görüşmek üzere…

Selametle…

A. Gökhan GENÇ

Ömür Boyu Öğretmeye ve Öğrenmeye Var mısın?

Okul ve üniversite ile alakanızı bitireli yıllar oldu fakat buna rağmen hala bir şeyler öğrenmeye ve kendinizi eğitmeye çalışıyor musunuz? Dostlarınız ve arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde gündeminizde hangi konular var? Futbol ve Siyasetten başka gündeminiz var mı? Nelerden konuşuyorsunuz? Yoksa siz de akşam eve gelip sadece Televizyon izleyenlerden misiniz?

Bu yazıda anladığımız manada eğitim sisteminden uzak kalmış kişilerin durumundan bahsetmek istedim. Çünkü eğitim sistemi dediğimizde herkesin aklına okul öncesinden itibaren başlayıp üniversiteye mezun olana kadar geçen süreç geliyor. Bunları temel olarak okul öncesi, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite şeklinde sınıflandırıyoruz. Bana göre esas yanlışı burada yapıyoruz. Öncelikle şunu belirteyim “Ben zaten yeteri kadar eğitilmiş durumdayım”, “benim öğrendiğim bana yeter”, “daha fazla eğitime ihtiyacım yok diyenlerdenseniz şu hadis-i buraya not olarak düşüyorum ve kalan sağlarla devam ediyorum.

“Dünü Bugününe eşit olan insan zarardadır.”

Son nefese kadar kendimizi daha iyiye götürmeye daha faydalı işler yapmaya hem dünyalık hem de ahiretlik mecburuz.  😊

Eğitim dediğimiz süreç sadece okullarda verilen ve belli bir yaşa gelene kadar devam eden bir süreç olmamalı. Bu önyargıdan ötürü; liseden, üniversiteden mezun olduktan sonra insanlar eğitilmeyi ve yeni bir şeyler öğrenmeyi tamamen ikinci plana alıyorlar. Eğer benim gibi şanslılarsa çalıştıkları işyerinin sağladıkları olanaklar ile çeşitli eğitim süreçlerine katılabilirlerse hayat boyu eğitim bir şekilde devam ediyor. Fakat iş hayatında böyle bir süreçle karşı karşıya kalmayan insanlar ilkokul 3. sınıfta öğrendiği hayat bilgisi dersindeki bilgilerle hayatına devam ediyor. İş hayatındaki eğitimler ise çoğunlukla işinizi daha iyi yapmanızla ya da şirkete daha fazla para kazandırmanıza yarayacak konularla alakalı.

Daha iyi bir insan olmanız ile ilgili bir maalesef bir hedef yok. Oysa eğitimin temel amacı “Daha iyi bir insan olmak” olmalıydı. Bunu unuttuğumuz için bugün toplumumuzda yaşanan problemleri konuşuyoruz. Bu konu ile ilgili olarak Okullardaki eğitimin nasıl olduğu ile ilgili geçen yazımda fikirlerimi paylaşmıştım.  

Milli eğitim politikası sadece okul ile değil ömür boyu sürdürülecek bir politika olarak ortaya konmadığı sürece hiçbir zaman gerçek meseleyi konuşamayacağımızı düşünüyorum. Hele hayatın bu kadar hızlı değişti bir dönemde insanların yaşadığı çağa ayak uydurması için böyle bir eğitim sisteminin zaruret olduğunu düşünüyorum. 60 yaşına gelmiş bir insanın da hala öğreneceği ve öğreteceği birçok şey olduğunu düşünüyorum. İnsan son nefesini verene kadar kendisi ve çevresi için bir şeyler yapmaya devam etmeli ve hayatını bu şekilde yaşamalı. İnsanların öğreneceğim şey bitti ( öyle bir şey mümkün değil ama) diyorsa; ben bundan sonra artık neleri öğretmeye başlamalıyım diye düşünmesi gerekiyor.

Anlattığım şeylerin bir anda tüm toplumda değişmesini bekleyecek kadar Pollyannacı değilim 😊. Şu yazıyı okuyan 1 kişinin aklını çelsem ve onu harekete geçirebilsem kendimi başarılı sayacağım.

Unutmayın! Bazen bir kişi değişir; bütün dünyanızı değiştirir!

Hayat herkese aynı şartları sunmuyor. Bu yüzden okul eğitim imkanını bir şekilde yakalayamayan insanlara yönelik olarak çeşitli programlar oluşturulması gerektiğini düşünüyorum. Burada akla hemen halk eğitim ve/veya meslek edindirme kursları gelebilir. Bu kurumların asli görevi bu olmakla birlikte çalışma hayatındaki birçok insanın bu kurslara mesai saatleri içinde gitmesi mümkün olmuyor. Ayrıca birçok kurs bir şey öğretmekten çok bir belge vermek üzerine kurgulandığı için bu tarz eğitimleri çoğunlukla işi olmayan insanlar tercih ediyor. Eğitim dediğimiz şey sadece işi olmayan insanlara iş bulma kurumu olarak çalışırsa asli görevini yerine getirmekten çok uzak olacaktır.

Ya iyi güzel diyorsun da hiç etrafımda ben böyle insanlar görmüyorum diyenler için birkaç örneği aşağıya bırakıyorum. 3 örnek verdim. Çok daha fazla örnek bulunabilir.

Türkiye’de Türkçe için son ana kadar mücadele eden ve vazgeçmemeyi öğreten Rahmetli Oktay Sinanoğlu’nun TED Konuşması,

İnsanları önce dert sahibi yapıp sonra onlara gerçek derdini anlatan yazar Yusuf Kaplan’ın Çalışma Ofisinden bir kesit. ( Biz TV izlerken bazı insanlar bu halde bir hayat sürüyor.)

Yusuf_Kaplan_calisma_ofisi

Yaşım artık 50, Bu işler benden geçti diyenler için Mimar Sinan’ın yaptığı şaheserleri kaç yaşında yaptığına bakmanızı öneriyorum.

mimar_sinan

Sen şimdi face’de instagram’da twitter’da vakit geçirirken birileri hala öğrenmeye ve hayallerini gerçekleştirmeye çalışıyor.

Çevrenizdeki herkes yanlış yapıyorsa bu durumda siz de aynı yanlışı yapacaksınız anlamına gelmiyor. Tüm eğitim hayatım boyunca beni motive eden sözüm şudur. Her zorlukla karşılaştığımda kendime bu sözü söyledim. Hala söylerim. Size de tavsiye ederim.

“Bu yapacağın şeyi senden önce birileri yaptıysa elbette sen de yapabilirsin, senden önce hiç kimse yapmadıysa bunu yapan ilk kişi olursun. Ki bu durum insanın kulağına daha güzel geliyor.”  :)))

Toplumdaki eğitim açığını bugün kapatmaya çalışan birçok vakıf ve dernek var. Onlar iyi ki varlar. Daha da çok olsunlar. Ama bu vakıf ve derneklerin ulaşabildiği insanlar tüm topluma göre çok küçük bir azınlık. Çünkü bu organizasyonlara zaten derdi meselesi olan insanlar gidiyorlar.

Benim esas hedef kitlem işten eve gelip bütün gece televizyonu kapatmayan onu kapatırsa da internette takılan abiler, ablalar ve bütün gün kadın programları arasında zap yaparak gününü ev hanımları. 😊

Konu daha net anlaşılsın diye kendimden örnek vermek istiyorum. Benim bugüne kadar aldığım eğitimler içinde Rahmetli Ali Dedem’den aldığım eğitim ve öğretim kadar benim hayatıma fayda ve değer katan hiçbir hocam/öğretmenim olmadı. Ondan o kadar çok şey öğrendim ki buraya yazmakla bitiremem. Dedem son nefesine kadar torununa bir şeyler öğreten bir adamdı. Çevresine iyilik yapan bir adamdı. Onu her hatırladığımda dualarla hayırlarla yad ediyorum. Bu yazıyı okuyan yaşı benden büyük olanlara özellikle Anne,Baba,Anane, Babannelere ve Dedelere sesleniyorum tekrar. Ne olur öğrenmekten ve öğretmekten vazgeçmeyin. Evlatlarınızın, sevdiklerinizin, toplumun size ihtiyacı var. Vaktinizi TV izleyerek, kahve köşelerinde emeklilik muhabbetlerinde harcamayın.

İnsanların bugün günlük hayatında yaşadığı birçok problem var. Sıklıkla tekrarladığım bir örnek var. Bugün araba kullanmak için harcanılan eğitim zamanı kadar insanlara hayatlarındaki gerçek problemlere yönelik eğitim yapılsa bugün çok başka konuları konuşuyor olurduk. Bugünün dünya düzeninde Mekanik bir cihazı kullanmak için harcanan emek bu kadarken, yeni anne ve baba olan kişilerin kendilerini hiç hazırla(ya)madan anne baba olması sadece bana mı garip geliyor?

Elimden gelse aşağıdaki önerdiğim eğitimleri hepsini belli bir dönemde alınmasını herkese mecburi hale getirirdim. Bana inanın bu eğitimler arabayı kullanmaktan daha fazla hayatınıza değer katacak meseleler. Yazının başında söylediğim okullar bitince eğitim bittiği için bu konuları dert eden kimse ortalıkta bulunmuyor ne yazık ki.

Yeni evlenen çiftlere rehberlik yapılması 

Evlilikte 50 yılı devirmiş bir dedemiz gelse eğitim verse ne güzel olurdu? Belki de bu kadar yükselen boşanmaların önüne geçebilirdik.

Çocuk sahibi olacak ebeveynlere yönelik eğitimler

Çocuğu büyütmek için maddi ve manevi yapılması gerekenleri pedogojik olarak öğreten eğitim programı. Gaz alma probleminden başlayıp, çocuğa ahlaki eğitimin nasıl verileceğine dair seminerler olsa ne güzel olurdu.

Sevdiği bir yakınını kaybeden insanlara yönelik rehabilitasyon programları

Özellikle bu durumdaki insanların yanında olarak onları yeni hayatlarına hazırlamaya çalışsak ne güzel olurdu.

Ergenlik problemleriyle ilgili anne-babalara özel eğitimler

Bir çok aile için en büyük problemlerden biri. Çocuklarıyla iletişimleri bu yıllarda kopan aileler bir daha o eskisi gibi olamıyor.

Kadın ve Erkeklerin yaşadığı Andropoz ve Menapoz dönemlerine yönelik programlar

Hem fiziksel hem psikolojik açıdan yaşanan bu sürecin kolay atlatılmasını sağlanması

Yaş grupları ve cinsiyetlere göre hobi / meslek edindirme kursları

Şu anda bir çok insan emekli olduktan sonra ne yapacağını bilemediği için kendini değersiz hissediyor. Oysa alternatifler sunsak öneriler yapabilseydik ne güzel olurdu?

Kanser, Kalp ve Şeker Hastalıkları gibi toplumda yüksek oranda görülen hastalıklara karşı bilgilendirme ve eğitimler

Hastalıklar herkesin kapısında ve çoğu kişi kulaktan dolma bilgilerle bir yaşam sunuyor. Keşke kola içen herkese neden içmemesi gerektiğini anlatabilsek

Hayal Gerçekleştirme Atölyesi

Hayatta herkes istediği hayatı yaşayarak bugünlere gelebilmiş değil. Bir çok hayal bir çok plan iptal oluyor. İnsanların hayallerini anlatacağı ve bunları birlikte yapabileceği ortamlar oluştursak güzel olmaz mı?

Bu eğitimlerin sayısı elbette arttırılabilir. Bu eğitimler sonrası herkese belge, ehliyet verelim demiyorum. Burada söylemeye çalıştığım insanlara bu şekilde ortamlar oluşturulduğunda daha bilinçli ve eğitimli bir toplum meydana getirmenin sağlanacağıdır. Herkesi bu eğitimlere zorlamak elbette olmaz. Fakat eğitim toplumun tüm katmanlarına yayılırsa farkındalık oluşacaktır.

Sadece durum tespiti yapılması en sevmediğim şey. Amacım derya da bir damla da olsa birkaç kişiyi rahatsız edip konfor alanından çıkarıp harekete geçirmek. O yüzden zahmet edip yazıyı okuyup buraya kadar gelmeyi başardıysanız 😊 şimdi durun. Bir nefes alın verin önce.

Lütfen şu soruları sorun kendinize.

Mecbur muyum? ( Şu anda yaptıklarınızın hangilerine yapmaya mecbursunuz? )

Gerçekten yapmak istediğim ne? ( Yarın ölecek olsanız da şu anda yaşadığınız hayatı mı yaşamak isterdiniz? )

Sadece şu 2 sorunun cevabını kendinize sorun ve dürüstlükle cevaplayın. Cevapları doğru olarak verdiğinizde zaten harekete geçeceksiniz…

Başka bir yazıda buluşmak üzere…

Selametle

Tüm Okulları Kapatalım!

Öğretmen değilim fakat yıllar boyu dernek ve vakıflarda çocuk ve gençlere yönelik organizasyonlar yapmış, hala sırf keyif almak için 2. üniversiteyi okuyan, her gün eğitmek ve eğitilmek üzerine kafa yoran bir kişi olarak benim de bazı fikirlerim var.

tasinma-sonrasi-okul-nakli-nasil-yapilirİnsanların genel olarak üzerinde hemfikir olduğu çok az konu vardır. Herkesin aynı görüşte olduğu konulardan birisi de herkesin eğitim alması gerektiğidir. Fakat asıl tartışma bundan sonra başlıyor. Nasıl bir eğitim olmalı? diye sorduğumuzda cevaplar bir anda farklılık göstermeye başlıyor. Genel eğitim sistemimize bakacak olursak, neredeyse her yıl eğitim sisteminin değişmesi, bu farklılığın anlaşılmasında bizim için gayet güzel bir örnek.

Elbette her kesimin kendine göre bir doğrusu var ve bu şekilde eğitimler yapmaya çalışıyor. Ben de birkaç yazı dizisinden oluşacak bu yazılarda kendi bakış açıma göre eğitim sistemini değerlendirmek ve önerilerimi sunmak istiyorum. Öğretmen değilim fakat yıllar boyu dernek ve vakıflarda çocuk ve gençlere yönelik organizasyonlar yapmış, hala sırf keyif almak için 2. üniversiteyi okuyan, her gün eğitmek ve eğitilmek üzerine kafa yoran bir kişi olarak benim de bazı fikirlerim var. Bu konu herkesin katkı sağlaması gerektiğine inandığım bir mesele. Doğruyu da ancak kolektif bir bilinç oluşturarak bulmamız mümkün olacaktır.

Konuya girmeden önce temel doğruları bir kenara yazalım.

Eğitim nedir: Belli bir bilim dalında / belli bir konuda bilgi ve beceri kazandırma, yetiştirme ve geliştirme işi.

Eğitimin amacı nedir: Düşünmeyi bilen, doğru bilgiye hızla ulaşabilen, öğrenen ve öğrenmeyi öğrenen kişiler yetiştirmek. Kişiyi hem kendisi hem de toplumu için değer yaratacak düzeye getirmek.

Eğitimde Mevcut Durum

Ne yapmamız gerektiğini anlamak için öncelikle ne yaptığımızı anlamak gerekir. Bu yüzden mevcut durum analizi ile başlayalım. Yapılan eğitimlerin çıktılarını, genel olarak bakarak iyi-kötü şeklinde sayısal ifade etmek çok zor. Okulların bu değerlendirmeyi nasıl yaptığına baktığımızda karşımıza sınav sistemi çıkıyor. Bir şekilde sıralama yapmak gerektiğinden sınavlarda alınan sonuçlara göre öğrencinin başarısı değerlendiriliyor.

Toplumun doğru olarak ortaya koyduğu konulara göre kişinin ne kadar eğitimli bir insan olduğunu tespit etmek mümkün değil. Soyut kavramı somutlaştırmak gerekiyor. Bu durum sadece bizde mi böyle? Hayır. Sadece bizim için değil genel olarak dünyaya baktığımızda da bu şekilde bir ölçüm sistemi mevcut. Bizim ölçümlediğimiz ve temel olarak konuştuğumuz konu ise aslında “öğretim”.

Devletin belirlediği “öğretilecekleri” öğrencinin ne kadar “öğrendiğini” ölçmek. İşte bu yüzden Mevcut durumu değerlendirmek için halihazırda yapılan sınavlara ve sınav sonuçlarının istatistiklerine bakmak gerekir.

Son yapılan 2017-YGS Sınavı istatistiklerine birlikte bir göz atalım.

Buna göre bu yıl sınavı geçerli olan 2.124.412 öğrenciden barajı aşan öğrenci sayısı 1.846.815 olmuş. Bu hesaba göre yaklaşık 277 bin öğrencinin barajı geçemediğini görüyoruz. Bu öğrencilerinin 38 bin kadarının 0 puan aldığını ayrıca belirtelim. Girdikleri alanları göre ortalama doğru sayıları aşağıdaki gibi verilmiş

image

Bu tabloya bakacak olursak Temel Matematik ve Fen Bilimleri ortalaması 40 soruda ortalama 5 doğru olduğunu görüyoruz. Bu tabloyu okuduğumuzda Türkiye’de bilimsel alanda başarılı olmanın neden zor olduğunu anlamak zor olmasa gerek. Bu iki dersin arka planında analitik düşünmenin ön planda olduğu düşünülürse, bu durumda problem çözebilen, sorunlarla karşılaştığında yöntem bulabilen bir neslin gelmediği anlaşılacaktır.

Esas anlamamız gereken mesele doğru şekilde eğitim vermediğimiz öğrencileri doğru şekilde eğitemediğimizdir. Burada daha da üzücü olan bu durumun geçmiş yıllara göre daha kötü hale geldiğidir. Her geçen sene girdiği sınavdan 0 puan alan öğrencilerin sayısında artış var.

Eğitim sistemini anlayabilmek için diğer bir önemli veri de PİSA Araştırmaları. OECD Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 3 yılda bir yapılıyor. 15 yaşında Lise öğrencileri bu sınava katılıyor. 72 ülke, 540.000 öğrenci, Fen Bilimleri, Okuma ve Matematik alanlarında teste giriyorlar. Bu araştırma OECD ülkelerindeki eğitim kalitesini göstermesi açısından çok ciddi bir gösterge.

PISA Araştırma Sonuçlarına Baktığımızda da aşağıdaki tablo ile karşı karşıya kalıyoruz. Bu listeye göre Türkiye ne yazık ki sıralamanın çok çok altlarında. Ülkelerin gelişmişlik seviyeleri ile bu sonuçlar arasında çok güçlü bir korelasyon olduğunu görüyoruz.

unnamed

Fikir vermesi için bu sınavlarda sorulan bir kaç soruyu da aşağıda görebilirsiniz. Temel amaç okuduğunu anlama, yorumlayabilme ve çeşitli çıkarımlarda bulunarak sonuca gitme yeteneğini saptamak. Bu sınavın temel amacını bilgi seviyesini ölçmek değil, öğrencilerin öğrenme yeteneklerinin tespit etmek olarak düşünebilirsiniz.

unnamed (1)

unnamed (2)

Pisa sonuçları ile ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

Konuyla ilgili bu yazıyı da detaylı okumanızı öneririm. Sonuçlar hakkında gayet doyurucu bir yazı

Eğer bu sonuçlara göre gerekli önlemler alınmazsa 15-20 yıl sonra geleceğimizin büyükleri yöneticileri olan bu gençler, dünya ile rekabet etmekte zorlanacak ve Ülke olarak gelecekteki hedeflerimize bu şekilde ulaşmamız çok zor olacaktır. Bu bilgileri verdikten ve mevcut durumumuzu ortaya koyduktan sonra yapılması gereken ve değiştirmemiz gereken nedir diye sormak ve bu soruya cevap aramamız gerekiyor.

Okulları Kapatalım!

Evet çözüm yolum bu 🙂 Çok önceleri bir milli eğitim bakanımızın da dediği gibi “Okullar olmasaydı ne güzel yönetirdim”  demeyeceğim elbette. Söylemeye çalıştığım bu değil fakat bugün anladığımız manada okulları artık “kapatarak” yeni bir eğitim modeli oluşturmak gerekiyor.

Burada iyi bir örnek vermek istiyorum. PISA sonuçları gayet yüksek olan ve eğitim alanında çok başarılı olan Finlandiya’daki eğitim sistemini bu çabaya örnek olarak göstermek istiyorum. Aşağıdaki videoyu izlemenizi tavsiye ederim.

Yapılması gereken en önemli şey ezberleri bozmak. Bize düşen başka ülkelerin yaptığını aynen uygulamak değil. Kendi kültürümüze ve değerlerimize uygun olarak sistemi baştan aşağı kurgulamamız gerekiyor. Bende önerilerimi aşağıda sıralamak istedim.

  • Bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay olduğu bir zamanda okullardaki eğitimde bilgi vermekten çok, düşünce sistematiği oluşturma ve bilgiye ulaşma yöntemlerini öğretmemiz gerekiyor. Okula giden bir öğrenci için okulda anlatılan bilgiler eskiden çok önemliydi ve sadece okuldaki derste öğrenilebilirdi. Artık aklınıza gelen herhangi bir konuda eğitim videolarına youtube’dan saniyeler içinde ulaşabilirsiniz. Bunu bilen bir öğrenciyi okul için motive etmek giderek zorlaşacaktır. Okullar teoriden çok pratik uygulamaların yapıldığı bir yer haline gelmeli. Aksi halde uzun vadede okula gitmek vakit kaybından başka bir şeye neden olmayacak.
  • Şu anda temel olarak bakılırsa okula gitmenin esas nedeni diploma sahibi olabilmek. İnsanlar bir şekilde diplomaya okula gitmeden sahip olabilse, okula hiçbir şekilde gidip gelmek istemeyecektir. Çünkü istenilen hemen hemen her eğitim internet üzerinden alınabilir hale geldi. Nasıl iş hayatında artık “home office” (evde çalışmak) çalışmak diye bir kavram varsa öğrencilikte de “homeschool” (evde okumak) tarzında bir eğitim modelinin oluşacağını düşünüyorum. Okula gitmeden bazı ders ve eğitimler artık online olarak ve evinden öğrenciye verilebilir hale gelecek. Buna göre hazırlık yapmamız gerektiğini düşünüyorum.  Bu konuda şimdiden Apple, Microsoft gibi firmalar çok ciddi yapılanmalara gidiyor. Okullar tamamen terk edilmese bile yarı zamanlı olarak gidilecek şekilde modeller oluşacağını tahmin ediyorum. Hali hazırda bu işi çok iyi yapan birçok sistem var. Örnek olarak vermek gerekirse Khan Academy, Coursera, Craftsy, Udemy, Edx, Class-Central gibi oluşumlar bu işi dünya çapında çok iyi yapan sistemler ve üniversitelerle okullarla entegre olmuş haldeler. Bugün MIT ya da Harvard üniversitelerinde verilen herhangi bir dersi belli bir ücret karşılığında (çoğu zaman da bedava olarak) oturduğunuz yerden öğrenebiliyorsunuz.  Aynı bu sistemler gibi Milli Eğitim Bakanlığı ve YÖK tarafından eğitim modellerinin ve işbirliklerinin acilen oluşturulması gerekiyor.
  • Eğitimin günümüzdeki en temel problemlerinden birisi de eşit bilgi ve öğrenme seviyesine sahip çocukların aynı sınıfta bir araya getirilemeyişidir. Bu durum da ortalamanın üstündeki ve altındaki okuldan soğumasına ve bu eğitim modelinde başarısız olmasına sebep oluyor. Çocuğun fıtratına göre belirlenen bir gelişim ve eğitim planı yapılmalıdır. Bir çocuğun resme becerisi varken ona müzik aleti çaldırmaya çalışmak işkence yapmaktan başka bir şey değildir. Aynı durum benim için de geçerliydi. Hiçbir zaman resim derslerinden başarılı olamadım ve resim yapmayı sevmedim. Sürekli bu sebeple okulda kendimi mutsuz ve huzursuz hissettiğimi hatırlıyorum. Allah bu konuda bir yetenek ve istek vermemiş ne yapayım şimdi :). İşte bu anlattığım sebeplerden ötürü bize sürekli söylenen “Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın” sözü havada asılı kalan bir söz olarak zihnimizde yer ediyor. Fatih Sultan Mehmet, Fatih olmadan önce O’na verilen özel eğitimi ve kaliteli öğretmenleri göz ardı edemeyiz. Alınan zahiri eğitimlerin yanında Akşemseddin’in verdiği manevi önderliği yok sayamayız. Aynı fırsatları sunmadığımız çocuklardan Fatih olmasını beklemek en büyük haksızlık olacaktır. Çok iyi bir ölçüm sistematiği kurularak öğrencileri iyi kategorize etmek gerekli. Standart öğrenci sınıfları yerine derse ve öğretmenine göre sınıflar oluşturulmalıdır. Her öğrenciye özel bir eğitim programı oluşturmanın artık bu dönemde kaçınılmaz hale geldiğini düşünüyorum.
  • Burada öğrencilerin durumunu konuştuğumuzdan daha da fazla öğretmenlerin durumunu da sorgulamak gerekiyor. Aynı öğrenci seviyelerindeki dengesizlik gibi öğretmenlerin de öğretme kabiliyetleri arasında çok ciddi farklar var. KPSS ile atanıp “devlete kapağı atan” ve kendini geliştirmeye ihtiyaç duymayan öğretmenlerden, sürekli olarak gelişimi ön planda tutan ve başarısıyla doğru orantılı maaş, takdir ve makam verilen öğretmen sistemine geçilmesi gerektiğini düşünüyorum. Şu anda standart bir öğretmen dünyanın en iyi eğitimini de verse aynı maaşı alıyor. Hiçbir şey yapmayıp okuduğunu öğrencilere not tuttursa da aynı maaşı alıyor. Bu durum eşyanın tabiatına bile aykırıdır. Başarılı ve başarısız olan eğitimcilerin mutlaka ayırt edilmesi gerekiyor.
  • Okullarda okutulan derslerin de tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü artık biyoloji ve kimyanın yanında biyokimya dersine de ihtiyaç duyuluyor. Ya da çocuğun ilgi alanı tarım ise çocuğa bu yöndeki talebini sağlayacak tarım dersinin açılabilmesi sağlanmalı. Bunun gibi yakın dönemde yeni dersler ortaya çıkacaktır. Örneğin bilgisayar programlama, medikal teknolojiler gibi. Sonuç olarak temel derslerin az olduğu, seçmeli derslerin ise daha fazla olduğu bir yapının ortaya çıkması gerekiyor.

Elbette okullarda yapılması gereken birçok şey var ve eğitim dediğimiz şey sadece okullarla sınırlı değil. İşe yarayacağını düşündüğüm fikir ve önerilerin aklımın köşesinde kalacağına internetin bir köşesinde kalmasını tercih ediyorum. 😊 Bu yüzden paylaşmak istedim. Ailede verilen eğitim ve Okul sonrası eğitim konusuna ise başka bir yazıda değineceğim inşallah…

Başka bir yazıda buluşmak üzere…

Selametle…

 

Hayatınızı “Yavaşlatın!”

zaman-yönetimi

 

Farkında mısınız?  Hiçbir şeye yetişemiyoruz? Hep işimiz var. Yapmamız gereken birçok şeye sıra gelmiyor. Artık buna dur demenin zamanı gelmedi mi? Buna dur demezsek rüzgârın sürüklediği kuru yapraklar misali savrulmaya devam edeceğiz. Bu kısa ömrümüzde hayatı savrularak geçirme lüksümüzüz olmadığını düşünüyorum.

Yapmamız gereken durmak”, “bir süre beklemek” ve hayatı yavaşlatmak.

Kendimizi bilemek için bu durağanlığa ulaşmamız gerekiyor. Peki neden duramıyoruz ve sürekli bir acele halindeyiz? İşte bu -adına ne derseniz deyin- günümüz dünyasının / kapitalizmin / hayat gerçeklerinin en büyük oyunu. İşte bu oyunun farkına varırsak bıçağımız daha keskin olacak ve zamanımızı daha iyi kullanmaya başlayacağız.

Gelin birlikte bu oyunu bozalım. Kendi çapımda yaptıklarımı ve yapmaya çalıştıklarımı sizinle paylaşmak istedim.

İşlerinizi Daha Pratik Şekilde Yapmanın Yollarını Arayın

Öncelikle yapmamız gereken işler listesine bakacak olursak; teknoloji kolaylaştı, ulaşım arttı, hızımız arttı dedikçe aslında daha fazla çalışıyor daha fazla emek harcıyoruz. Dün gidebildiğimiz en uzak mesafe 100 km ötedeyken bugün dünyanın 7 kıtasına ulaşabiliyoruz ve bu bize daha fazla iş olarak geri dönüyor.  Bu kadar fazla işi yönetmeye çalışırken bir noktadan sonra artık “Bıçağımız” köreldiği için kesmemeye başlıyor ve biz bıçağımız bilemek için bile dur(a)mamaya başlıyoruz.

Çözüm bulmak için çalışsak sürekli zaman harcadığımız birçok problemden kurtulacağız aslında. Örneğin; Her ay rutin olarak fatura ödeme işleri için harcadığımız zamanı basit bir ödeme talimatı vererek kendimizi artık bu yükümlülükten kurtarabiliriz. Ofis programlarını iyi bilmediğimiz için her defasında yarım saat kaybederek yaptığımız iş için temel bir eğitim alarak olması gerekenden daha hızlı iş yapmamız mümkün.

Başka bir konuda görev ve sorumluluk paylaşımı meselesi. Bazen özel ve iş hayatımızda yapmamamız gereken birçok şeyi kendi üstümüze görev olarak alıyor ve bu şekilde hayatımıza devam ediyoruz. Özellikle eşlerin ikisinin de çalıştığı bir düzende ev ve çocuklar için yapılması gereken şey bir o kadar fazla iken gereken zamanda ters orantılı olarak o kadar az alıyor. Eşler arasında iyi bir görev paylaşımı yapmak bu noktada çok kritik hale geliyor. Bu başka bir yazının konusu ama geçimde bir sıkıntı olmayacaksa anne evin içişleri ile ilgilenirken Baba evin dış işleriyle ilgilenecek ki bu şekilde birçok şeyi yapmaya zaman kalacak. Okul, kreş, bakıcı gibi dertler kalmayacak bir taraftan da eşler birbirlerine daha fazla vakit ayırabilecek. Bu yapılamıyorsa evin içinde ve dışında kadın erkek sorumlulukları net olarak paylaşacak. Çocukla ilgilenmek sadece annenin görevi olmayacak. Pazar alışverişi sadece kocanın sorumluluğunda olmayacak. Örnekler çoğaltılabilir, sonuç olarak sürekli yaptığımız işleri daha pratik ve daha kolay biçimde yapmanın yolunu bulmak bize daha fazla vakit kazandıracak.

Bu pratik yolları bulmak için de yavaşlamak ve üzerine biraz düşünmek gerekiyor… Burada yapmanız gereken şeyleri hatırlatacak bir uygulama tavsiyesi de vereyim. Programın adı “Wunderlist”. Bu program basit ve ücretsiz hatırlatma programı. Sürekli kullanıyorum ve hayatıma çok fazla değer kattığını söyleyebilirim. Bu programa “Arkadaşınıza hediye al”, “Kitap oku”, “Kapadokya’ya git” , “Anne ve Babanı ziyaret et”, “Kirayı öde” gibi gerçekten yapmanız gereken ve sevdiğiniz şeyleri not alın. Uygulama bu hatırlatmaları sizin belirlediğiniz sıklıklarla hatırlatıyor. O gün yapmanız gereken aktiviteleri size söylüyor. Aynı zamanda bu aktiviteleri program üzerinden başkaları ile de paylaşmanız mümkün. Market Alışveriş listesini bile eşimle bu program üzerinden takip ediyoruz.  Kontrolünüzü kaybettiğinizde bir anda önünüze gelen bu tarz küçük hatırlatmalar sizin kendinize gelmenize ve neyi yapmanız gerektiğine yardımcı olacaktır.

Her şeyi bilmek ve takip etmek zorunda mısınız?

Her gün haber / gazete takip edenlerden misiniz? Bir zamanlar bende öyleydim. Kendinizi tüm dünyada olanı biteni bilmek zorunda hissediyorsunuz ama inanın böyle bir mecburiyetiniz yok. Dünyadaki ve Türkiye’de ki siyasi krizler, ekonomik kavgalar hiçbir zaman bitmeyecek. Bu boş tartışmalardan artık sıyrılın. Ailenizle ve arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde siyasetten çok daha güzel konuşacak şeyler var. Öyle bir hale geldik ki günümüzde siyaset yüzünden akrabalık ve dostluk ilişkileri zedelenir hale geldi.

Cep telefonu diye bir şey yokken de yaşıyorduk ama bugün cep telefonu olmadan neredeyse yaşayamayacak insanlar haline geldik. Artık internet var ve her şey çok çok daha fazla ulaşılabilir durumda. İletişimin artması elbette güzel bir şey ama bir yere kadar… Bir noktadan sonra buna dur demek ve kendimize bakmak gerekiyor. Hiçbir zaman umurumuzda olmayacak hayatımız boyunca işimize yaramayacak bilgi çöplüğünün içinde yaşıyoruz. Yoldan geçtiğimizde selam vermeyeceğimiz insanların dertleriyle, problemleriyle vakit harcıyoruz. Sosyal Medya’da “gerçekten” ne yaptığını ve ne söylediğini önemsemediğiniz insanları takip etmeyin. O kişinin tatilde ne yaptığı, bugün kiminle olduğu, nereye gittiği sizi ilgilendirmiyor. Öyleyse o kişiyi hayatınızdan çıkarın. Sosyal Medyayı daha kontrollü kullanın. Kişileriniz ve takip ettiklerinizi gözden geçirerek bu işe başlayabilirsiniz.

Diziden, Filmden, Oyundan ve Survivor’dan kurtulun

Birçok insan bugün vazgeçilmez şekilde takip ettiği tüm hayatını buna göre planladığı dizileri var. Bu problem bir dönem benimde içine düştüğüm girdaplardan biriydi. Lost, Prison Break, Kurtlar Vadisi gibi dizileri izlemek için harcadığım saatlere inanamazsınız. Bir keresinde Prison Break dizisini gece 11’de izlemeye başlayıp sabah 5’e kadar izlediğimi hatırlıyorum. Dünya ile bağlantımı resmen kaybetmiş ve dizinin içinde yaşamaya başlamıştım. Eğer sizde benim bir zamanlar olduğu gibi kendinizi kaptırmış durumdaysanız hemen bundan kurtulmanın yoluna bakın. Şu anda izlediğim takip ettiğim bir dizi bile yok. Bu cümleyi söyleyince Diriliş’i de mi izlemiyorsun diyorlar? Evet Diriliş’i de takip etmiyorum. 🙂 Bazı arkadaşlarım bu vakit kaybını yaşamamak için evlerine televizyon olmadan yaşıyor. Burada söylemek istediğim hiç dizi, film izlemeyin demek değil. Ama kendinizi bu programlara, oyunlara göre planlıyorsanız burada bir yanlışlık var demektir. Artık insanlar dizi takvimine bakıp misafirliklere buna göre gidiyor, işlerini ve görüşmelerini oyuna, tv programına göre ayarlıyor durumda. İstediğiniz programı sonradan izleme seçeneği varken niye çarşamba gecenizi çocuğunuzla geçirmek varken hala aynı gün aynı saatte dizi izliyorsunuz?

Burada Survivor’a ayrı başlık açmam gerekiyor. Çünkü etrafımdaki büyük çoğunluğun survivor bağımlısı olduğunu görüyorum. Burada Acun Ilıcalı’yı da ayrıca takdir ediyorum. Herkesi televizyona kilitleyecek programlar yaptığı bir gerçek. Bir dönem herkesin deli gibi izlediği Kutu açma yarışması -Var mısın Yok musun? – programını hatırlarsınız. Kimsenin neden izlediğini anlamadığım bu program reyting rekorları kırıyordu. Allah’tan ondan kurtulduk. Fakat şimdi Survivor devam ediyor. Sonrasında Yetenek yarışması olacak ve sonu gelmeyecek.  Soruyorum size? Kutuyu büyük hissettiniz de ne oldu? Adadan ayrılan kişi bu hafta gönüllülerden olunca ne değişti hayatınızda? Yetenek yarışmasında izlediğiniz köpeğin yeteneğinden bir fayda gördünüz mü? Herkes çok izliyor diye bir program çok reyting yapıyor diye sizde o programı izlemek zorunda değilsiniz. Bunu bilinçaltınıza söyleyin lütfen.

Benzer durum bugün bilgisayar ve cep telefonunda oynanan oyunlar için de geçerli. Bulduğunuz her boş vakti “Candy Crash”, “Angry Birds” oynayarak geçirmeniz size nasıl bir fayda sağlıyor? Lütfen bu soruları kendinize bir kez daha sorun. Bana göre bu tarz programlar / oyunlar, insanlar için uyuşturucudan daha farklı bir şey değil artık. İzlediğiniz / Oynadığınız esnada size her şeyi unutturan ve daha fazla kendine bağlayan ve sonunda zarar veren bir çeşit uyuşturucu.

Az Uyku Uyuyun

Başarılı insanların hayatlarını incelediğinizde başarılarına dair değişik farklı yol ve yöntemler görebilirsiniz. Fakat hepsi için ortak olan tek bir konu var. O da tüm bu insanlar uyku süreleri konusunda çok titiz ve güne erken saatlerde başlıyorlar.  Günde 8 saat uyku uyuyan birisinin ömrünün üçte birinin uykuda geçtiğini düşünürsek uykuya sadece bize yeterli olacak kadar vakit ayırmak gerektiği ortaya çıkıyor. İşe gitmek için normalde kalktığınız saatten 1 saat önce kalkmanız ya da normalde gece yatacağınız saatten 1 saat geç yatmanız, yapmaya fırsat bulamadığınız bir çok şey için size ekstra zaman sağlayacak. Ben şu anda hafta içi ve hafta sonu uyku saatimi maksimum 6 saat olarak planlamış durumdayım. Başlangıçta alışmak zor oldu ama bu durumda kendime çok daha fazla vakit ayırabilecek seviyeye geldim. Bir çok hobimi ve yapmak istediğim şeyi yapacak zamana sahip oldum.

Sürekli Plan Yapmayın

Benim gibi hem iş hayatında hem de özel hayatta planlı yaşayan bir insansanız ve birden fazla şeyi bir arada yapmaya çalışıyorsanız bazı günler kendinizi ödüllendirin ve o güne özel hiçbir şey planlamayın. Canınızın istediği, uzun süredir yapamadığınız bir şeyi yapmaya çalışın. Bir yolculuğa çıkın mesela. Gezmek görmek istediğiniz yerleri seyahat edin. Uzun süredir okumayı istediğiniz kitabı okuyun. Sadece Ailenizle olacağınız bir gün geçirin. Bu şekilde bir planla hareket etmek, Koşuşturma halinden, durmaya, kendinize bakmaya ve sizin için neyin önemli olduğunu anlamanıza yardımcı olacak.

İçinize Dönün

Bu söz bana ait değil. Ama tam nokta atışı söylenmiş vurucu bir söz.  Çok sevdiğim bir şair olan “Cahit Zarifoğlu’na” ait bir söz. Bu sözü başlangıçta anlamak zor olabilir. İnsanın içine dönmesi demek aslında aynı zamanda kendini görmesi demek çünkü. Başkalarıyla uğraşmaktan vazgeçip kendisiyle, kendi problemleriyle ve eksikleriyle uğraşması demek. Bu hayatta ki en zor fiillerden biri insanın kendisiyle yüzleşmesidir. Kendimizi her zaman çok iyi, çok doğru ve her şeye layık görürüz. İşte bu yüzleşme kısa ve ölümlü hayatta kendinize gelmenizi sağlar. Bu durumun birebir karşılığı olmasa da tasavvuf ekolündeki “rabıta” da insanın içine dönmesi için bir yöntemdir esasında. Manevi olarak Mürşidin karşısında oturduğunu düşünüp ondan gelen ilhamla kalbini kötülüklerden arındırarak, güzelliklerle ve bu hayatta olması gereken şeylerle doldurmak.  Günde kendimize 10 dakika ayırarak bu düşünme seanslarını yapmamız lazım.

Şöyle bir alışkanlık edinmenizi tavsiye ediyorum. Sizin de tek başına içinize dönebildiğiniz bir mekânınız olsun.  Bu alışkanlık aynı zamanda Peygamberimizin (s.a.v.) peygamberlik gelmeden önce yaptığı bir alışkanlıktı. Efendimiz zaman zaman Hira Mağarasına gider orada tefekkürde bulunurmuş. Size önerdiğim alışkanlık da bunun bir türevi aslında.

Bu mekâna yanınızda kimse olmadan yalnız gidin. Bu yer basit bir çay bahçesi, sokaktaki bir bank, çimenlerin üzerinde oturabileceğiniz bir park, güzel bir manzarası olan bir pencere olabilir. Buraya gittiğinizde hayat yavaşlasın, tek başınıza olun ve içinize dönün… Emin olun işe yaradığını göreceksiniz. Hayatınızdaki öncelikleri daha iyi bilecek, rüzgârın savurduğu birisi değil, rüzgârı arkasına alıp yol alan bir kaptan olacaksınız.

Bana soracak olursanız; bu sınırlı ve sonu ölümle bitecek olan hayatta yaşadığımız zamanı kontrol etmek ve içimize dönmek zorundayız.

Bu bir keyfiyet değil mecburiyettir…

Selametle…

 

 

Gerçek Bir Özgeçmiş Hazırlamak

kariyernedir1

 

Yazıya başlamadan öncelikle şunu belirtmek lazım ki özgeçmiş hazırlamak birçok kişi için bir çeşit Çin İşkencesi’dir. Ama yazının gücüne mutlaka inanın aklınızdaki sözler, yazıya dökülmeye başladığında her şeyi çok daha net görmeye başlayacaksınız. Burada Kur’an’ın inen ilk ayetlerinin “Oku” sonrasındaki ayetin “O insana kalemle yazı yazmayı öğretti ” olduğunu hatırlamanızı tavsiye ederim. Yazmak bu derecede önemli bizler için.

Günümüz dünyasında kariyer basamaklarında yol alabilmek, başarılarını belgelemek, iyi bir işe sahip olmak gibi bir çok sebeple iyi bir “CV” ‘ye Türkçe ifade edersek iyi bir “Özgeçmiş’e sahip olmamız gerekiyor.

Herkesin diline alışkanlık hale getirdiği CV’nin gerçek anlamını esasında çoğumuzda bilmiyoruz. CV” Latince’de “Hayatın Yönü” anlamına gelen “Curriculum Vitae” kelimesinin kısaltılmış halidir. Osmanlı’da özgeçmiş’in adı ise “Tercüme-i Hal Vakası” olarak kayıtlara geçmiş. Böyle baktığımızda adına ne dersek diyelim hayatımızda yaptığımız şeyleri özetlediğimiz bir belgeden bahsediyoruz aslında.

Peki bu belgede bahsedilenler doğru mu? Gerçekte olan “Sen”i ne kadar doğru ifade ediyor? Yazdıklarının yanında yazamadıkların da var mı? Bu yazıda size kendi bakış açıma göre Özgeçmiş’in gerçekte ne olduğundan bahsetmek istiyorum. Bugünkü dünya düzeninde sorgulamadan doğru kabul ettiğimiz pek çok şeyden biri de özgeçmiş ( CV ) hazırlamak.

Temel olarak hazırlanış amacına baktığımızda özgeçmiş iyi bir şirkete “kapağı atmak” amacıyla hazırlanır. Bu yüzden de bu belge sizin istediğiniz gibi değil, sizi işe alacakların istediği şekilde yazılır. Özgeçmişinizde bahsettiğiniz hiç bir şey kötü değildir. Hiç kimsenin CV’sinde kötü sınav sonuçlarını, işteki başarısızlıklarını, okulu uzattığını v.b. olumsuzlukları göremezsiniz. Referans olarak yazılan kişiler, CV sahibi hakkında olumsuz görüş bildirecek kişilerden seçilmez. Bu yüzden Özgeçmiş dediğimiz şey sizinle ilgili tamamen pozitif konulardan bahseden bir belgedir. Bunun yanında birçok CV’de yazan; alınan eğitimlerin, yapılan projelerin birçoğu “kıytırıktır”. Gerçekte 1 saatlik eğitimden ibaret olan bir eğitim bir anda isminin büyüleyiciliği ile özgeçmişlerde yerini bulur. İş yerinde yapılan birçok iş, alınan birçok eğitim özgeçmişi dolu göstermek amacıyladır. Normal hayatında hiçbir işine yaramayacağı halde sadece özgeçmiş’e yazarız diye birçok eğitim alınır. Bu eğitimlerin sertifikaları için birçok paralar ödenir. Çünkü artık günümüz dünyasında bir şeyi çok iyi bilmek önemli değildir. Aynı zamanda iyi bildiğini belgelemen de gerekir.

Belirttiklerimizin yanında özgeçmişler de hiç belirtemediğimiz konular da mevcuttur. Hiç kimsenin özgeçmişinde çok iyi bir Anne / Çok iyi bir Baba / Çok iyi bir eş olduğuna dair bir şey göremezsiniz. Çok pozitif bir insan olup etrafına enerji saçan birisi olduğundan da bahsedemezsin. Çok çalışkan ve özveri sahibi olduğunu özgeçmişinize bakarak kimse anlayamaz. Ağaçları sevdiğinden çok iyi bir arkadaş grubun olduğundan bahsedemezsin. İşe başladığında esas ihtiyacın olacak konulardan ve hayatın gerçeklerinden özgeçmişinizde çoğunlukla izler bulamazsınız.

Bahsettiğim konulara bakarak burada vermek istediğim mesajı “özgeçmiş hazırlamak kötüdür” olarak algılamayın. Söylemek istediğim, itiraz ettiğim şey; Özgeçmiş dediğimiz şeyin iş sahibi uğruna doldurduğumuz bir dokümandan öte bir şey olmasıdır. Tam bu noktada bu yazıyı okuyan insanlara bir çağrım var. Gelin Hakiki özgeçmişimizi ( Otobüs firmalarının isimleri gibi oldu, bu kısma takılmayın 🙂 )  hazırlayalım sizinle…

Sizin hazırlayacağınız Özgeçmişte, Standart bir özgeçmişte olan aşağıdaki şu başlıklar olsun.

  • Kişisel Bilgiler
  • Eğitim Bilgileri
  • Dil Bilgisi
  • İş Tecrübesi
  • Bilgisayar Bilgisi
  • Uzmanlıklar
  • Alınan / Verilen Eğitimler
  • Yapılan Projeler
  • Başarılar / Ödüller
  • Referanslar

Bahsettiğim başlıkların birçoğu aşina olduğumuz zaten doldurduğumuz verilerden o yüzden hepsinin detaylarına girmiyorum. Sadece bazı başlıkların altını açmak istiyorum. Bu hazırlayacağımız özgeçmişte “Eğitim Bilgileri” dediğimizde sadece okula gidip belgelediğiniz eğitimleri algılamayın. Aynı Şekilde “İş Tecrübesini” de sadece çalıştığınız yerler olarak düşünmeyin. Bu başlıkların altında Hayat tecrübesi / Hayat Okulu dediğimiz yerlerde öğrendiğiniz ve yaptığınız şeyler de olsun. Belki dedenizden belki arkadaşınızdan öğrendiğiniz, belki merakınızın olduğu ve bu şekilde deneyimlediğimiz birçok şey vardır. Bunları özgeçmişinize ekleyin. Örneğin duvar örmeyi bilmek, tarla sürebilmek, çakmak kullanmadan ateş yakmak, yemek yapmak gibi…

Yaptığınız projeler başlığına gelirsek sadece iş hayatınızda değil özel hayatınızda yaptığınız projeleri de düşünün. Kendi evinizi baştan aşağı restore etmek, hayvanlara yardım etmek için bütün mahalleyi örgütleyip herkesin kapısının önüne tabak bırakmasını sağlamak, bir derneğin çatısı altında öğrencilerle eğitim faaliyetlerinde bulunmak gibi. Biraz kendinizi zorlarsanız bir anda aklınıza gelmeyen birçok proje yaptığınızı göreceksiniz.

Başarılar ve Ödüllere gelirsek Anne / Babanızdan yaptığınız bir iş karşılığında aferin almak, Eşinizden aldığınız güzel bir hediye bu hayatta aldığınız en önemli başarı ve ödüller değil midir? Olaylara biraz daha uzaktan bakıp kendinizi daha iyi değerlendirebilirsiniz. Aldığınız ödüllerin başına bu şekilde sevdiklerinizden aldığınız ödülleri de ekleyin.

Referans dendiğinde ise sizin için bir telefon kadar yakında olan ve size her şeyiyle kefil olacak insanlar yok mu etrafınızda? İşte onlar bu hayattaki gerçek referanslarınız aslında. Birisi sizi bu insanlara sorsa sizin hakkınızdaki en doğru cevapları onlar vereceklerdir.

Gelelim standart bir özgeçmişte olmayan ve sizin Hakiki Özgeçmişinizde bulunması gereken başlıklara…

  • Başarısızlıklar

Hayat bize tecrübe dediği şeyi başarısızlıklarla öğretmiyor mu? İşte size fırsat ömür boyunca yaşadığınız tüm başarısızlıkları ve acı tecrübeleri yazın buraya. Tüm bunların sizin için nasıl dersler çıkardığınız not edin aklınıza. İşte kendinizle esasen yüzleşeceğiniz aşama buradan sonra başlıyor.

  • Hatırladıklarım

Bu hayatta size yön veren, seyrinizi değiştiren, size yeni yollar açan konuları bu başlığın altına yazın. Evlendiğiniz gün, Çocuğunuzun olduğu gün, İlk defa arabanızı aldığınız zaman, arkadaşınız tarafından ilk kandırıldığınız zaman vb…

  • Çocukluğum

Hayattaki birçok doğru- yanlış ve kabulümüz çocukluğumuzdan kalan hatıralardan geliyor değil mi? İşte o günlere tekrar gidin ve hatırlamaya çalışın. Dizinizin üstüne düşerek kanadığı günleri, Bisiklete ilk bindiğiniz anı, arkadaşlarınızla oyunlarınızı, kavgalarınızı… Çocukluktan kalma anılar size çok şey öğretecek. Emin olun…

  • Unutamadığınız Kitaplar / Filmler
  • En Sevdiğiniz Müzikler
  • Gezmeyi en çok sevdiğiniz yerler / Unutamadığınız Mekanlar

Bu listeyi yapmak ilk başta çok zor gelecektir fakat geriye dönüp baktığınızda size iz bırakan hayatınız boyunca sizinle birlikte yolculuk yapan kitaplar, filmler ve müzikler bulacaksınız. Hatırladığınızda ruhunuzun oraya gittiği huzurla dolduğunuz ya da adrenalinini tekrar yaşamak istediğiniz yerleri keşfedeceksiniz. Bu keşiflerde de size ait birçok anı bulacaksınız.

  • Değiştireceklerim

İşte bu en zor liste. Çünkü hem değişmesi gerekenleri bulmak hem de değişmek için harekete geçmeniz gerekecek. İşte bu değişim başladığında ise gerçekten çok güzel bir özgeçmişe sahip olacaksınız. Çoğu insan neyi değiştirmesi gerektiğini bilmediği için yıllarca aynı problemlerle boğuşmaya devam ediyor.

İddiam şudur: Bu başlıkları tamamladığınızda “Hakiki bir özgeçmişe” sahip olacaksınız. Bu özgeçmişi elbette bir günde hazırlayabilmeniz mümkün olmayacaktır. Üzerinde düşünmeniz ve zaman zaman güncellemeler yapmanız gerekecek. Ama bunun sonucunda “gerçekten bir özgeçmiş” hazırlamış olacaksınız. Bununla bir işe başvurursanız kabul edilir mi bilmem ama hayatınıza yeni başlangıçlar yeni fırsatlar açacak ve sizin bu hayatta durduğunuz yeri çok daha iyi görmenize sebep olacak.

Bunları nerden mi biliyorum? Çünkü ben kendi “hakiki özgeçmişimi” hazırladım. 🙂 Bu farkındalığı hissettim. Özgeçmişinizle birlikte bir taraftan da Yapılacaklar ve Yapılmayacaklar listesi de oluşmuş olacak.

Sevdikleriniz ve değer verdiğiniz insanlara özgeçmişinizi okutun bakalım. Size neler söyleyecekler…

Sizin de hakiki bir özgeçmiş hazırlama noktasında önerileriniz varsa bende sizin önerilerinizi bekliyorum

Selametle…

 

Dünya Sandığınızdan Daha Büyük

dunya-nin-70-sene-once-uzaydan-cekilmis-ilk-fotografi-1477736820

Söze başlamak zor bitirmek kolay geliyor çoğu zaman.Hayat hiç durmadan hızla devam ediyor. Çevremizde olup bitenlerin bir kısmını ancak anlayabiliyoruz artık. Bu hıza yetişmek imkansız hale geldi. Bundan 200 yıl önce yaşayan bir insanla bugün bizim aramızdaki farkı tahayyül bile etmek imkansız hale geldi. Adresin ne diye sorsalar Samanyolu Galaksisi Dünya Gezegeni Türkiye Ülkesi Eskişehir ili Odunpazarı İlçesinden diye tarif ediyorum. Her ne kadar nefislerimizin ego’su tam tersi olduğunu söylese de o kadar küçük ve o kadar önemsiziz ki hayatta. Karıncaya yaptığımız muamelenin aynısı bizim için geçerli haberimiz yok.

Başka bir taraftan baktığında biz küçük adamlar bu dünya da ömrümüz çok kısa ve bu misafirlikten belli bir süre sona çekilip gidiyoruz esas vatanımıza. Rabbimizin uygun gördüğü “mekana”. Milyonlarca yıllık Alemin İsa(as) doğumuyla sayılmaya başlanan son 2000 yıllık bölümündeyiz ve bu bölümde de yaşasak yaşasak 100 yıllık bir ömrünü yaşıyoruz üstelik. Zaman akışı içinde de baktığında küçücük bir hayat dilimi.

Biz çoğu zaman Nazım Hikmet’in de düşündüğü gibi düşünüyoruz hayatı…

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya.

Ona sorarsanız : “lafı bile edilmez, mikroskobik bir zaman.”

Bana sorarsanız : “on senesi ömrümün.”

Bir kurşun kalemim vardı ben içeri düştügüm sene.

Bir haftada yaza yaza tükeniverdi.

Ona sorarsanız: “bütün bir hayat.”

Bana sorarsanız : “adam sen de, bir iki hafta.”

Bu egonu bir tarafa koyarsan işte hayatına ister dikeyde ( Büyüklük)  ister yatayda ( zaman dilimi) bak. Her halükarda sadece bir zerresin ve Sen bu dünya da misafirsin. Ve bu misafirliğin kaç senesi sen hiç bir şey anlamadan gitti… Geriye ne kadar kaldı onu da bilmiyorsun.

Bu mikroskobik zaman nasıl geçiyor oysa ya da nelerle geçmeli mi demeliydim?

Bu küçücük dünya da dokunabileceğin, iz bırakabileceğin şeyler var oysa..

Hem ahiret yurduna azık hem de senden sonra hoş bir seda belki de bir dua…

Peki ömür nerede geçiyor? Boşa tartışmalar, gereksiz takıntılar, kaynana-gelin/damat tartışması,  ihtiraslar, hırslar, bazen kavgalar bazen ağlamalar… ve ne yazık ki bunların hepsi o mikroskobik zaman diliminde geçiyor.

Peki o zaman Nasıl geçmeli diye bir soru geçiyor aklından…Eşinle mutlu mesut bir hayat mı? Dünyayı gezmek dolaşmak mı? Güzel dostlarla sohbetler ederek mi? Evet hayat böyle de  geçer ama bu hayat sadece kendin için yaşadığın ve sadece kendi mikroskobik zamanını içini dolduran bir hayat olur…

Esas mesele zamansızlık ve büyüklük küçüklük algısı dışında kendini her şeyden dışarı çıkararak tüm mekanlara ve zamanlara hitap edecek bir hayat sürmekti. Bu hayat Allah için olursa ve senden sonra da insanların faydasına olursa, onlara bir yol, bir iz, gidilecekler ya da gidilmemesi gerekenlere dair bir şey bırakırsan işte o zaman bu hayat anlamlı olur. Yoksa bundan 100 yıl sonra ne adını bilen kalır ne kim olduğunu soran…

Bugünün şartlarında öyle bir nasibin var ki.. Hala bunun farkında değilsin.

Bir düşün…

Senden önce yaşayanlar tüm ömrü boyunca kaç kişi ile görüşmüş ve ilişki kurmuştur? Ya sen bugünün parmaklarının ucunda ulaşabildiğin kaç kişi var bir düşünsene?

Eskiden insanlar derdini davasını nasıl anlatırdı insanlara? Çöller aşarak, mum ışığında kitap yazarak, gece gündüz aynı şeyi teker teker insanlara anlatarak. Ya sen bir düşün nelere sahipsin bir düşün. Oturduğun yerde tüm dünyaya ulaşabiliyorsun ama anlattığın derdin mi davan mı yoksa dedikoduların mı gereksiz konular mı?

Evet hala bu dünya da küçücük bir zerreyiz fakat artık bahsettiğimiz dünya eskisinden daha büyük sandığından daha büyük.

Küçük bir zerre olarak sana verilen bu nimeti düşün.

Derdin için davan için uğraşmaya başla daha geç kalmadan artık harekete geç…

Derdin mi yok o zaman önce dert sahibi ol…

Zaten mesele hepimizin dert sahibi olması değil mi?

Emekli Olmama Daha 30 Sene Var!

yastan-emeklilik-310x165

Türkiye şartlarında bu  cümle her gün çalışan insanların umutsuzluklarını anlatmak için kullandıkları bir klişe…

Bir çoğumuzun anne  ve babası süper emeklilik adı altında yaklaşık 40 yaşında emekliliğe hak kazandı. Yaşanan ekonomik sıkıntılarında etkisiyle Emeklilik yaşının Avrupa Standartları olan 65 yaşına alınmasıyla birlikte bizden önceki nesil büyüklerimizin sürekli hayallerini kurduğu Emeklilik hayalleri bizler için çoktan suya düştü bile…

Peki ne yapmalıyız? Oturup karalar mı bağlayalım?

Kesinlikle hayır…

Müthiş Türk Zekası her zaman olduğu gibi burada da devreye giriyor işte…

Öncelikle yapılması gereken hayallerini yaşamak için yıllar geçmesini beklemeye gerek olmadığını anlamak. Emekli olduğunda ne yapmak istiyorsan onları bugünden yapmaya başlamak gerektiğini anlamak.

Türk insanın standart emeklilik hayali “bir sahil kasabasına yerleşmek ve orada yaşamak” olduğu için onun planlarını bugünden yapıp iş ve zaman planını buna göre yapmak.

Çoğu insan için istediklerini yapamamasının önünde en büyük engel maddi imkansızlıklar görünür. Esas mesele hayallerini gerçekleştirmek için harekete geçmek gerektiğinin farkına varmak…